Browsing "Older Posts"

Gösterilen Kategori " yaşam "

Sende mi Akbank

By Ayrıntı Blog → 12 Haziran 2017 Pazartesi

Geçtiğimiz günlerde Akbank kredi kartımın ekstresini kontrol ederken kullanım ücreti kesildiğini fark ettim. Bu bir kullanıcıdan yılda 1 defaya mahsus bir uygulamadır. Böyle bir durumu fark ettiğimde ben hemen müşteri temsilcisini ararım.

Yine bu şekilde yaptım; çünkü daha öncesinde de 3 defa falan müşteri temsilcisine durumu izah ediyorsunuz ve kesintinin iadesini istiyorsunuz oda kontrol edip paranın kesildiğini ama iadenin ancak öbür aya yapılabileceğini söylüyor ve iade işlemini gerçekleştiriyor.

Yukarıda anlattığım kısım gayet normal görünüyor. Peki ya kesintiyi görmezseniz işte o zaman o yıl belirlenmiş olan tutar sizin kart borcunuza yansıtılıyor ve siz o parayı ödüyorsunuz. Tabi ben hemen bir sevindim 90 tl kesmişler arayım da parayı iade etsinler, kaç yıllık müşterileri idim sonuçta...

Hemen arıyorum...

MT (Müşteri Temsilcisi)
KB (Klasik Ben)

Akbank Müşteri Hizmetleri Numarası  444 2 525

MT: - Merhaba ben Melis size nasıl yardımcı olabilirim.

KB: - Kredi kartı kullanım ücreti kesmişsiniz tarafıma iadesini istiyorum.

MT: -Hemen kontrol ediyorum efendim. Evet kullanım ücreti kesilmiş fakat iade edemiyoruz.

KB: - Anlamadım neden iade edemiyorsunuz... Daha önce defalarca iade aldım. İade alamamamın bir sebebi var mı?

MT: - Bu yıl ekranda iade görünmüyor. Bu yüzden işleminizi yapamıyorum.

KB: Bu uygulamaya bir anlam veremiyorum teşekkür ederim...


Durum tam olarak yukarıda anlattığım gibi... Yıllardır kullandığım kaybolup yeniden çıkartığım en avantajlı taksit seçeneklerine sahip Axess kartım gözümden düştün. Borçlarımı bitirip seneye aynı muamele ile karşılaşırsam kartımı iptal ettirmeyi düşünüyorum ve bende artık söyle diyorum 'Sende mi Akbank."

Gübre Hakkında Temel Bilgiler

By Ayrıntı Blog → 21 Temmuz 2015 Salı
Bitkilerin verimlerini artırmak ve alınan ürünlerin kalitesini yükselmek için toprağa verilen maddelere gübre denir. Gübreler çeşitlidir ve sınıflandırma yapılacaksa söyle bir sınıflandırma mümkündür.

Hayvan Dışkısı (ahır gübresi)
Bitki Artıkları (yeşil gübre ve küspe)
Kimyasal Maddeler (kimyasal gübre)


Bitkiler, yaşama ve gelişmelerini temin eden besinleri, suda erimiş olarak alırlar. Bu alma işlemi kökler yoluyla veya diğer organları yoluyla olabilir. Alınan besin maddeleri ışığın yardımıyla besine çevirilirler (fotosentez). Tarım topraklarının verimi her şeyden önce toprağın yapısına bağlıdır. Toprakların kimyevi, fiziki ve biyolojik yapıları istenilen durumda değilse, verim azalır. Gübereler bitkilerin toprakta yararlanabileceği maddeleri çoğaltmaya, bitkilerin gelişmesi için gerekli olan fakat sularla yıkanan veya akıp giden mineral kaybını karşılamaya, toprakta bulunmayan besin maddelerini temin etmeye yarar. Çok esi dönemlerden beri insanlar organik maddeleri gübre olarak kullanmışlardır. Toprağa verilen organik maddelerin bitkiler tarafından alınabilmesi için tamamen çürümesi gerekir; bu işlem genel itibarı ile çok uzun zaman almaktadır.

Eskiden beri kullanılan başlıca organik gübreler; ahır gübresi, insan gübresi, güvercin gübresi, süprüntü ve çöpler, kurumuş et ve kan, kavrulmuş boynuz, deri kıl, yün, deniz yosunları, fabrika artıkları, çürük meyveler, meyve ve sebze posaları olarak sıralanabilir.

Ahır gübresi ve yeşil gübreler, toprağın bitki ve basin maddeleri bakımından zenginleşmesini sağladıkları gibi, toprak mikro organizmalarının gelişmesine yardımcı olmakta ve bu şekilde toprağın havalanması ve su tutmasına olanak verir. Bu faydalar ise toprağın kolay işlenmesine yardımcı olur.

Toprakta bitkilerin faydalandıkları elzem maddaleri 1. 2. ve 3. derecede lüzumlu maddeler olarak üç grupta toplanabilir. Bitkilerin ise bu besin maddelerine olan ihtiyaçlarının ve kullanım dereceleri ise hemen hemen aynıdır. Bu elementlerin başında azot, fosfor, potasyum, kalsiyum (kireç) magnezyum vs. gelmektedir. Bitkilerin en fazla bu maddelere ihtiyaçları vardır.

Yukarıda saydığımız maddeler genellikle fabrikalar tarafından üretilir ve üreticiler tarafından toprağa verilirler. Bu gübrelere fenni gübre, ticari gübre, suni gübre isimleri verilmektedir. Bu gübreler teker teker ihtiyaç olan bileşik olarak üretilebileceği gibi karıştırılarak ihtiyaca yönelik komplike olarak da üretilebilir.

Herhangi bir toprağa gübre vermek için, toprağın kimyevi analizi yapılmalı ve yetişirilecek ürün dikkate alınmalıdır. Türkiye toprakları yüzyıllardır işlendikleri ve mahsül verdikleri için, özellikele organik maddeler başta olmak üzere azot ve fosfor açısından fakir düşmüşlerdi. Fazla yağış alan yerlerde ise kalsiyuma (kireç) ihtiyaç vardır. Potasyum bakımında topraklarımızın zengin olduğu söylenmektedir. Azot gibi toprakta hızlı eriyen ve bitkiler tarafından kısa zamanda alınabilir hale gelen gübreler, ekimle birlikte veya ekimden sonra bitkiler tarafından alınabilir gübreler ise ekimden bir kaç ay önce verilebilir.

Mantar Hakkında Bilmediklerimiz

By Ayrıntı Blog → 11 Temmuz 2015 Cumartesi
mantarlar
Mantarlar ile ilgili bu yazı sayesinde iyi bildiğimizi sandığımız mantarlar hakkında bir çok bilgiye sahip olacağız. Yazımızın sonuna kadar okuduğunuz taktirde aklınıza takılan bir çok sorunun da cevabını almış olacaksınız.

Mantarlar Bitki midir?

Birçok kişinin bildiğinin aksine mantarlar bitki değildir. Mantarlar kimi yönleriyle bitki özellikleri taşırken bazı özellikler bakımından ise hayvanlara benzemektedir. Bu yüzden mantarlar sınıflandırma olarak ne bitki ne de hayvan sınıfında yer alır. Bu sınıflandırma tam olarak 1950'li yıllardan bu yana yapılmıştır ve kendilerine has bir sınıflandırmaları vardır. 

Ne Kadar Mantar Türü Vardır?

Çok iyi bildiğimiz mantarların o kadar çok fazla türü var ki bilmediklerimizin yanında bildiklerimiz neredeyse bir anlam ifade etmiyor. Dünya genelinde 1 milyondan fazla mantar çeşidinin bulunması ve bunlardan sadece 200 bine yakınının adı konulmuş olması bu durumu kanıtlar nitelikte. 
Ülkemizde ise yaklaşık olarak 12 bin çeşit mantar bulunmaktadır. Bunların yenilebilen türleri bölge ve yörelere göre değişebilmektedir. 

mantar çeşitleri

Bütün Mantarlar Zehirli midir?

Bu sorunun yanıtı hayır olmakla birlikte bazı ilginç bulgularda vardır. Mantar türleri genellikle zehirli ve zehirsiz olarak bilinirler. Tarih boyu insanlar hangi mantarların zehirli hangilerinin ise zehirsiz olacağını keşvetmişlerdir. Fakat bazı türler vardır ki zehirli olmasına karşın yenilebilmektedir (imparator mantarı). Buna karşılık zehirli olmamasına rağmen kesinlikle ve kesinlikle yenilmemesi gereken türlerde bulunmaktadır (Fomitopsis pinicola ve kase mantarı).  

Yukarıdaki sebeplerden dolayı türleri iyi tanımıyorsanız kesinlikle yemenizi tavsiye etmiyoruz. Çok canınız çekiyorsa kültür mantarlarını tercih ediniz.

Mantar Zehirlenmesinin Belirtileri Nelerdir?

Mantar yenildikten sonra zehirli ise bir çok yan etki ortaya çıkmaktadır. Bu etkiler mantar türlerine göre 2-6 saat gibi sürelerde kendini belli edebilmektedir. Genel olarak sıralayacacak olursak belirtiler aşağıdaki gibidir.

Sersemlik, isteksizlik
Uykuya aşırı yatkınlık (uyku isteği)
Tansiyon düşüklüğü,
Bulanık görme,
Yüz ve boyunda kızarma,
Nabızda artış,
Ağızda metal tadı,
Durduk yere terleme

Bulantı, 
Kusma,
İshal,
Ateş,
Nabız artışı,
Karın ağrısı


Mantar Zehirlenmesi ve Ölüm

Zehirli mantarların etkisi genellikle daha sonra ortaya çıkmaktadır. Eğer alerjik bir durum yoksa insanlar zehirlenmeye bağlı olarak 1-2 gün ölmeden yaşayabiliyor. Genel olarak ise mantar zehirlenmesinden ölümler 5-7 gün arasında gerçekleşmektedir. Vücudunuzda beklenmedik etkiler görüyorsanız hemen doktora başvurunuz. 

Mantar İle İlgili Yanlış İnançlar

- Mantar yoğurt ile beraber yenirse zehirlenme olmaz
- Pişirilirse mantarın zehri kaybolur.
- Tuzlu ve sirkeli suda kaynatılırsa mantarın zehri alınmış olur.
-  Kurutulmuş mantar insanı zehirlemez.
- Çayır ve çimen üzerinde yetişen mantar zehirli olmaz.
- Üzerinde böcek bulunan mantar zehirli değildir.
- Ağaçlarda yetişen mantarlar zehirli olmaz.
- Zehirli mantar gümüş kaşığı siyahlaştırır.

Ateşböceği Nasıl Işık Saçar?

By Ayrıntı Blog → 5 Temmuz 2015 Pazar
Ateşböceği, Coleoptera (kınkanatlılar) takımının Lampyridea (ateşböceğigiller) familyasında, ışık saçan gece böceklerinin ortak adıdır. Tropik ve ılıman bölgelerde yaşayan 1900 kadar türünün olduğu sanılmaktadır. Gerçek ateşböceklerinin aksine uzun süreli ışık saçan kandilböceklerine de bazen ateşböceği denildiği olur. Ateşböcekleri kısa süreli ve kesik kesik ışık saçan bir tür olarak ayırt edilmektedir. Lampyridea familyasının en iyi biline türü Avrasya ateşböcekleridir (Lampyris noctiluca). Bu türün erkeği kanatlı ve iri petek gözlüdür, dişinin kanatları yoktur ve petek gözleri ise daha küçüktür.


Gerçek ateşböcekleri, uzunlukları 5-25 mm arasında değişen ve karınlarının son bölütlerinde özel ışık organları bulunan yumuşak gövdeli kınkanatlılardır. Yassı, koyu kahverengi ya da siyah renkli gövdeleririnde genellikle yer yer turuncu yada sarı lekeler bulunur. Bazı türlerin yalnız erkeği uçucudur, uzun ve yassı larvaları andırır ve dişleri ise kanatsızdır. Buna karşılık bazı türlerde hem erkek, hem dişi ateşböceği kanatlı ve ışık saçmaktadır. Ateşböceklerinin yetişkinleri çiçek tozu ve balözüyle beslenir. Bazı türlerin larvaları kurtçuklar, salyangoz ve sümüklü böceklerle beslenir. Avların vücuduna sindirimi kolaylaştırıcı bir sıvı salgılarlar ve bu sayede onları içlerine çekerler. Bazı türlerde larva döneminde bile ışık saçtıkları görülmektedir. 

Yukarıda da bahsettiğimiz üzere ateş böcekleri genellikle kısa aralıklarla yanıp sönen bir ışık saçarlar, bu ışığın yanıp sönme ritmi erke ile dişinin buluşmasını sağlayan bir tür işaret sistemidir ve diğer ışık saçan böceklerden ayırt edici bir özelliktir. Bazı araştırmacılar bu parıltının bir saldırgana ateşböceğinin acımsı tadını hatırlattığını için bir tür savunma mekanizması olarak işlevi olduğunu da söylemektedirler. Bu savunma sistemlerine karşın bir çok kurbanın hedefi olmaktan da kurtulamazlar. 

Ateşböcekleri nasıl ışık saçar?

Ateşböcekleri yanlızca tayfın görülebilir bölgesinde ışık yayarlar ve bu ışık çok sayıda hava borusuyla donatılmış, fotosit denen özel hücrelerin içinde sinir sisteminin denetimi altında oluşur.

Peygamberler ve Vasıfları

By Ayrıntı Blog → 21 Ocak 2015 Çarşamba
peygamberler ve vasıfları
Son zamanlarda meydana gelen İslamafobi ve dünya üzerinde tartışılan düşünce özgürlüğü gibi kavramlar tartışıla dursun, gördüğüm kadarı ile ortada ne özgürlük anlayışı var ne de bu kavramlar evrensel. Herkes kendi inanç, yaşam ve çıkarına göre bu değer yargılarını kullanmakta. Bu tartışmalara çokta dahil olmak istemiyorum. Yukarıda belirttiğim gibi evrensel bir ahlakın, inancın ve ayrımcılığın olmadığı bir dünya yoksa bu tartışmalar da geçerliğini yitirmiştir. Geçerliliğini yitirmiş bir şeyi tartışmak anlamsız olacaktır.

16.01.2015 tarihli Cuma günü Diyanet İşleri Başkanlığınca yayınlanan hutbede peygamberlere ait vasıflar o kadar güzel dile getirilmiş ki bunu Cumaya gidemeyenler için paylaşmak istedim. İslam dini Hak din peygamberlerinin hiç birini inkar etmemiştir. Bir dinin lideri olarak peygamberler örnek vasıflara sahip kişilerdi. İçinde bulundukları toplum ve döneme göre ise bazı özellikleri ön plana çıkmıştır. İşte Diyanetin hutbesinden o paragraf:

Âdem insanlığın atası, İdris ilâhî hikmetin babası,
Nuh zanaatın / tekniğin simgesi,
 İbrahim akıl devriminin mimarı,
Lut ahlâk savunucusu,
Yakup sabrın ve şefkatin sembolü,
Yusuf vefanın ve asaletin adı,
Musa hukukun, özgürlük savaşının ve ahdin timsali,
İsa sevginin, rahmetin ve bağışlamanın adresi.
Muhammed Mustafa (s.a.s.) ise aklın, ilmin, ahlâkın, sabır ve vefanın, güçlüyken müşfik olmanın, haklıyken özveride bulunmanın, haksızlığa karşı en gür sesin, aklın ve imanın önündeki en büyük engel olan batıl inanç, bilgisizlik ve kör inada karşı yüreğini ortaya koymanın adıdır.

Görüldüğü gibi her peygamber belirli vasıflarla anılmıştır. Onlara hakaretler yüklemek yerine neden onları iyi vasıflarla anmayız ki. Sıradan bir insan olsa bile her zaman demez miyiz. Ölmüşün arkasından kötü konuşulmaz. O halde neden insanların kutsalları inançları üzerinden tartışmalar, ölümler olur.

Dünyanın en önemli silahı atom bombası olarak bilinir. Bana kalırsa dünyanın en büyük silahı inançtır. Atom bombasını yapanda da bir inançtı. Atomun parçalanabileceğine inanan insanın inancıydı. Charlie Hebdo saldırısında tetiği çekende, çektiren de, insanları kışkırtan da inançlardı. İnsan ve inançları işte bu denli büyük bir etkiye sahipken inançlarınızın birilerinin silahı olması dileği ile.


Dengeli Beslenme

By Ayrıntı Blog → 10 Ocak 2015 Cumartesi
düzenli ve dengeli beslenme
Bu makalemde son yılların tartışılan ve yanlış anlaşılan kavramlarından biri olan dengeli beslenme kavramı hakkında bilgi vermeye çalışacağım. Bu yazımı oluşturmaya karar vermemin sebebi mail adresime gelen bir bilgilendirme ve aynı zamanda reklam olan bir video ile ilgili. Videoda bir çok yerde geçen dengeli beslenme kavramı acaba ne kadar doğru anlaşılıyor.  Bunu irdelemek ve bilgi vermek istiyorum.

Doğal olarak şu soruyu sormanızı bekliyorum. "Be adam sen beslenme uzmanı mısın?"
Cevap olarak şunu söyleyebilirim ki hayır değilim ama bu konuda kimsenin sağlığına zarar vermeyecek bilgilileri verebilecek eğitim düzeyine sahibim. Üniversite yıllarında almış olduğum sağlık bilgisi, anatomi ve sporcu beslenmesi gibi dersler haricinde bu konuda kendimi geliştirdiğimi söylemek yanlış olmaz bu yüzden içiniz ferah olsun.

Anlatıma geçmeden önce bazı kavramaları açıklamak istiyorum ve bu kavramları mümkün olduğunca örneklerle ile açıklayıp sıkıcı terimlere yer vermemeyi düşünüyorum haydi başlayalım.

Beslenme Nedir? Birçoğumuzun yaptığı yada bildiği gibi, acıkmak açlığı gidermek, karın doyurmak yada bir şeyler yiyip içmek demek değilidir.

Tam olarak tanımlayacak olarsak beslenme yaşamı devam ettirebilmek, sağlığımızı korumak, geliştirmek ve yaşam kalitemizi yükseltebilmek için vücudumuzun gereksinimi olan besin maddelerini yeterli miktarda ve uygun zamanlarda almak olarak tanımlanabilir. Temel besin öğeleri
Kadbon hidratlar, yağlar, proteinler, Su, vitamin ve minerallerdir. (bazı kaynaklar besin öğesi olarak posayı da saymaktadır).

İste yukarıda bahsettiğimiz besin öğelerini vücudun ihtiyaçları oranında karşılamamız gerekmektedir. İnsanlar bu kaynakları kendi vücutlarında üretemediklerinden dışarıya bağımlıdırlar ve besin yoluyla almak zorundadır.

Dengeli beslenme kavramı bu maddelerin vücudumuza yeteri oranda alınmasıdır. Bunu basit bir örnekle açıklamak istiyorum. Otomobil örneği ile daha net anlaşılacağını düşünüyorum. Bayanlar alınmasınlar günümüzde bir çok bayanda artık araç kullanmaktadır. Örnek bu yüzden onlarında anlayabileceği türden.

Bir arabamız var ve bu arabamızı hareket ettirebilmek için yakıt almak zorundayız. Peki biz sadece bu arabaya benzin koyarak bu arabanın her amacı yerine getirmesini sağlayabilir miyiz? Mesela sadece benzin alarak fren hidroliği koymasak fren tutar mı? Yada cam sileceklerimiz için çam suyu değilde benzin koysak? Başka bir soru sorayım acaba akünün içinde benzin koysak. Ya da benzin aldık ya on bin bakımında neden arabaya yağ değişimi yapıyoruz? Yapmazsak bu araba bizi bir gün yarı yolda bırakacaktır.

Yukarıda verdiğim örnekler tamamen insan içinde geçerlidir. Günde 3 öğün sadece ekmekle yiyen bir insan arabamız gibi bizi bir gün yarı yolda bırakacaktır. Ve sağlık sorunlarıyla yüz yüze gelmemiz kaçınılmazdır.

Besin öğelerinin vücuda gereğinden az alınması yetersiz beslenme olarak ifade edilebilir. Besin öğelerinin vücuda gereğinden faza alınması ise dengesiz beslenme olarak ifade edilebilir. Bu ikisinin arasındaki ideal oranı yakalamak ise dengeli beslenmedir.

Kilo alma ile ilgi sorunlarınız varsa >>>> Neden Kilo Alınır? <<<< ilgili makaleme buradan ulaşabilirsiniz.


Albert Einstein Kimdir

By Ayrıntı Blog → 26 Aralık 2014 Cuma
albert anştaynYahudi asıllı alman fizikçidir. Almanya’nın Ulm şehrinde doğmuştur. Öğrenime Münih’te başladı, liseyi İsviçre’de tamamladı. Zürih politeknik okuluna devam etti. Devrinde ortaya atılmaya başlayan fizik problemleri üzerine eğildi. Atomun yapısıyla, Plank tarafından ortaya atılan Kuantum Teorisi ile ilgilendi. Avagadro sayısının tam değerini hesapladı.

Kuantum teorisini uşuğa uyguladı, fotonlar veya ışık tanecikleri hipotezini ortaya koydu. Böylece fotoelektrik olayını açıkladı ve kanunlarının buldu. Zürih Üniversitesinde öğretim görevlisi oldu. Berlin’de Kai
ser Wilhelm Enstitüsünde profesörlük yaptı. 1921 Nobel fizik ödülünü aldı. 1933 yılına kadar Berlin’de yaşadı. Nasyonal Sosyalist Partinin (Hitlerin) iktidara gelmesiyle bu hareketi tasvip etmediği için Almanya’dan ayrıldı. Sırasıyla Fransa, Belçika, İngiltere’de dersler verdi ve sonrasında Amerika’ya geçti. Ölünceye kadar da A.B.D de yaşadı. Matematik ve fizik alanlarında çokça araştırmalar yaptı.

Albet Einstein asıl şöhretini zaman ve uzay hakkındaki izafiyet teorisiyle sağladı.
 Bu teori üç bölüme ayrılır.
1-      Nevton mekaniğinin kanunlarını değiştiren ve kütle ile enerjinin eşdeğerli olduğunu ifade eden sınırlı izafiyet teorisidir (görelik veya görecelik). Bu teorinin denklemi ise E=MC2 (E=MC Kare) dünyaca üne kavuşmuştur.
2-      Eğrisel ve sonlu kabul edilen kainata ait çekim teorisini ifade eden genel izafiyet teorisidir.

3-      Elektro-manyetizma ve yer çekimini aynı alanda birleştiren bir teori denemesidir. Bu teorilerin gerçekliği atom fiziği ve astroni alanında yapılan deneylerle ispatlanmaya çalışılmıştır.

Altıncı His Nedir?

By Ayrıntı Blog → 2 Aralık 2014 Salı
altıncı his
Altıncı his nedir, her zaman merak etmişimdir. Gerçekten de altıncı his diye bir şey var mıdır? 5 duyu organımızın yani işitme, görme, koklama, tat alma ve dokunma dışında dış dünyayı ve çevremizdeki her şeyi kavrama adına bizlerin yardımcısı olan bir duyu, 6. bir his gerçekten de var mı? Bu konuda kesin bir şey söylemekte zorlanıyoruz ama yaptığım araştırmalar sonucu 6. his konusunda aşağıdaki bilgilere ulaştım. Makalemizi okuyarak bu konuda az da olsa bilgi sahibi olacağınızı düşünüyorum.

Altıncı his için önsezi de denilebilir. Eskiden kullanılan hissikablevuku da aynı anlama gelir. Hiçbir belirti yokken bir şeyin olacağını biliverme, içe doğma demektir. Duyularla kavranan bilginin tam tersi olduğu ve dolayısıyla duyular üstü olanın duyusu anlamına geldiği için beş duyunun yetmezliği karşısında bir altıncı duyudan söz edildiği de olur. Konuşma dilinde bir işin ileride nasıl olacağını sezip ona göre davranma demek olarak basiret ya da öngörü olarak dile getirilen şeyden farklıdır. Bununla beraber gelecekteki olayları önceden sezinleme, kestirme veya tahmin etme altıncı duyumuz ile çok defa birbirine çalıştırıldığı olur. Altıncı duyu ile elde edilen bilgilerin bir tesadüfle mi yoksa ruh aleminde bazı gizli kuvvetlerin tesirleri ile mi olduğu psikolojinin araştırma alanına girmektedir.

Örnek verecek olursak mesela bilet aldığı halde otobüse binmekten vazgeçen bir kimsenin bir kaza sonucu hayatını kaybeden otobüs yolcuları arasında bulunmaması veya imtihanda ki sorulara göre sanki onları biliyormuşcasına çalışan bir öğrencinin tam başarı sağlaması bir bakıma altıncı hissin bilgileri arasında değerlendirilebilir.

Altıncı his ruhun özünü teşkil eden bir çeşit manevi enerjidir. Bu tür duygu akıl dışı görülmekle beraber şairlerin kavrayışı gibi insanı doğrudan gerçekliği yakalanmaya derinden görmeye götürür.

Püf Noktası

By Ayrıntı Blog → 20 Kasım 2014 Perşembe
püf noktası
Bir söz kırk yılda atasözü veya deyim olurmuş. Bu iddia ne kadar doğru ne kadar yanlış bilemiyorum ama hayatımızdaki birçok sözcük bir hikayenin bir yaşanmışlığın ürünü. İşte bugün sizlerle bu deyimlerden bir tanesini anlatmaya çalışacağım püf noktası.

 Püf noktası sözlükteki anlamı ile bir işin en ince en hassas ve en önemli noktası anlamlarına gelmektedir. Türkçedeki bu deyimin bir hikayesi var. Hikaye öyle rivayet edilir ki bir çömlek ustası ve onun çırağı arasında geçmektedir. Hikayemizin Avanos'ta geçtiği söylenmektedir. Nede olsa Seyrani "Kör de bilir Avanos'un yolunu çanak, çömlek kırığından bellidir." demiştir. Seyrani'nin de belirtiği gibi Avanos tarihin en eski dönemlerinden beri çanak ve çömlekçilik yapılan bir yer. İşte püf noktası hikayemiz de Avanos'ta geçtiği rivayet edilmektedir. Sözü fazla uzatmadan hikayemize anlatayım.

Bir çömlek ustasının yanında çırak olarak çalışan bir genç zamanı gelir ve askere gider. Askerden gelen çırak yuva kurup evlenmek ister. O yıllarda Ahi geleneğine uygun olarak ustasından izin alarak dükkan açmak zorundadır. Utana sıkıla ustasına durumu arz eder. Ustasının ona verdiği cevap çırağı üzecek cinstendir. Onun ustalık seviyesine gelmediğini kendi dükkanını açamayacağını belirtir. Çırağımız belirli bir müddet çalıştıktan sonra bir kaç defa daha ustasına giderek artık kendi dükkanı açmak istediğini dile getirir. Ustası da ona sen henüz bu işi tam olarak öğrenmedin işin püf noktasını bilmiyorsun cevabını verir.

Ustasına kızan çırak, ustasının dükkan açmasını istemediğini kendisine rakip olacağından korktuğunu düşünür. Ustasını dinlemez ve ustasının yanından ayrılarak kendine yeni bir dükkan açar. Başlangıçta işleri çok iyi giden çırağın bir müddet sonra müşterilerden gelen şikayetler ile başı ağrır. Şikayetlerin neredeyse tamamı çanak ve çömleklerin çok çabuk kırıldığı ve yeterince parlak görünmediği yönündedir. Çırak ne yaparsa yapsın ustasının yaptığı gibi sağlam ve güzel çanak çömlek yapamaz. Bu duruma daha fazla dayanamayan çırak dükkanı kapatır ve ustasının yanına döner. Ustasına durumu anlatan çırak neden böyle olduğunu sorar. Ustası ona yavrum sen işin püf noktasını öğrenmedin de o yüzden böyle oluyor der. Ve ona işin püf noktasını gösterir. Çamurdan yapılmış ve kuruma süreci tamamlanmış toprak kuruduğunda üzerinde tozlu bir tortu bırakmaktadır. Bu toz ile fırınlanan çömlekler dayanıksız ve mat olmaktadır. Usta bu tozları PÜFFFF diye üfleyerek uzaklaştırmaktadır. Böylece çok basit ve ince bir ayrıntıyla çömlekleri sağlam ve güzel olmaktadır.

Hikayede geçen toz kısmı kimi yörelerde yaş çamurda oluşan baloncuklar olarak anlatılmaktadır. Üfleme ile bu baloncukların patlatıldığı ve çömleklerin daha dayanıklı olduğu belirtilmektedir.

O zamandan bu zamana bir işin en ince ve can alıcı noktasına Püf Noktası denilmektedir. 

Cihadiye Yüzüğü

By Ayrıntı Blog → 6 Ekim 2014 Pazartesi
Yüzükler, tarihin hangi döneminde ortaya çıktığı tam olarak belli olmayan kadın ve erkeklerin ortak takısı... Altın, gümüş gibi değerli madenlerden veya demirden yapılan bir halka. Bazen günlük süs eşyası, bazen bir hatırlatma aracı, bazen bir çiftin evlik simgesi bazen de bir film...  Aslında hepsinin bir hikayesi var işte bizim yüzüğümüzün hikayesi de Çanakkale Savaşı ile başlıyor.
                       
1914-1915 yıllarında Çanakkale Boğazını korumak ve düşman geçişlerini engellemek için vermiş olduğumuz eşi benzeri olmayan dünya tarihine Türklüğün inancını, cesaretini ve kuvvetini bir daha altın harflerle yazılmasına neden olan savaşı bilmeyenimiz yoktur.
                       
bir yüzük hikayesi            Bu savaşın içinde olan ama günümüzde küllenmiş veya unutulmaya yüz tutmuş enteresan hikayeler vardır. Bunlardan sadece bir tanesi de:  “Cihadiye Yüzüğü”

Çanakkale savaşı başladıktan sonra düşmanların aşırı yoğunluğu ve silah üstünlüğü karşısında savunma yapmaya çalışan Mehmetçiklerimiz bu yoğun saldırı karşısında on binlerce şehit ve fazlası ile de yaralı vermekte idiler. Yaralı askerlerimizin sayısının çokluğu sebebiyle kendileri İstanbul'a kadar getirilmiş ve hastanelere yatırılmışlar. Yaralı askerlerimizin sayıca fazla olması hem hastanelerde yer kalmamasına hem de işgalden dolayı bakım malzemesi (pamuk-sargı bezi gibi) ve hastabakıcı eksikliği çekiliyordu. Olay günün padişahına iletilmiş ve Sultan V. Mehmet Reşat bir ferman yayınlamış ve İstanbul sokaklarında tellallar vasıtasıyla halktan yardımcı olabilecek bayanlara ihtiyaç olduğunu, gelebilecek kişilerin yanlarına evlerinde bulunan kullanılabilecek bez-pamuk gibi malzemeleri de almalarını istemişlerdi.

Bu çağrıya cevap olarak İstanbul halkından bayanlar yoğun olarak hastanelere gelmişlerdi. Gelen her bayan kayıt edilmişti. Herkes elinden geldiğince yardımcı olmaya çalışıyordu. Bu hareket savaş sonuna kadar aralıksız olarak sürdü.
             Osmanlı’nın müttefikleri yenilgiyi kabul edince tüm güçlerine rağmen Çanakkale' yi geçemeyen düşman elini kolunu sallayarak İstanbul'a gelmiş ve Osmanlı işgal edilmişti.
            Savaş sonrası çalışan herkes evlerine çekilmiş ve hayat normale dönmüştü. Bu arada Osmanlı hükümetinin aklına savaşta yardımcı olarak çalışan bayanlara bir ödül verilmesi gündeme gelmiş ve bayanların temsilcilerinin başvuru yapması istenmişti. Gelen temsilcilere para teklif edilmişti. Gelen temsilciler ise bu işi vatan için yaptıklarını yardım ettikleri askerleri baba-oğul-kardeş ve eş olarak kabul ettiklerini ve bunun karşılığında hiçbir şekilde para ve benzeri ödülü kabul etmeyeceklerini beyan etmişlerdi.
sıvı silikon içindeki cihadiye yüzüğü            Osmanlı geleneğinde devlete yardımcı olan kişilere verilen şekilde bir nişanın verilmesini hazinenin bomboş olması engellemişti. Bunun üzerine depolarda çürümeye terk edilmiş eski İngiliz tüfeklerinin namlularından yüzük yapılması ve bu yüzüklerin üstüne 1332-1333  Cihadiye  yazılarak gelen bayanlara bir nişane olarak verilmesi fikri ortaya atıldı. Bu fikir beğenilerek hayata geçirildi ve yardımcı olan tüm bayanlara o günün bir anısı olarak bu çelik yüzükler dağıtıldı.



           
Yüzüğü gözü gibi koruyan Kolleksiyoner Nedim ÇOLAK konuyla alakalı şunları söylüyor.

                        Yaklaşık 25 sene evvel ufak bir müzayede de satışa koyulan iki adet yüzükle (ki bir tanesi çürümüş durumdaydı) karşılaştım ve bunları incelediğimde üstlerinde 1332-1333 Cihadiye yazdığını görmüştüm. Yazılar Osmanlıca idi ve yüzüklerin üstünde ay yıldız olması bu parçaların Osmanlıdan kalma olduğunu gösteriyordu.

                        Benden başka ilgilenen olmadığı için bu iki çelik veya demir diyebileceğim yüzükleri aldım. Daha sonraki günlerde ne ile ilgili olduğunu bilmediğim bu yüzükler hakkında araştırma yapmaya başladım. İstanbul'daki Osmanlı arşivlerinde araştırma yaparken birazda rastlantı sonucu yüzüklerle ilgili belgelere ulaşabildiğim zaman beklide koleksiyonculuk hayatımın en şanslı zamanında olduğumu anladım.


            Bu yüzükler çok hassas parçalardı. Çünkü  çelik namluların kesilmesi esnasında kullanılan malzeme ve su nedeniyle bu yüzükler çok dayanıklı olmamış ve çok kısa zamanda paslanıp çürümüşlerdir. Böylece bu onurlu yüzükler kaybolmaya başladığından olayda küllenip unutulmuş oldu. Bugün yüzüğü ilk haliyle saklayabilmek için saf silikon içinde korumaya çalışıyorum. Elimde bulunan yüzükten kalıp çıkartarak gerçekleri ile karıştırılmaması için bronzdan kopyalarını yaptırdım. Bir müddet çeşitli etkinliklerde dağıtımını yaptım. Bu arada hikayesini de anlatarak tarihimizin bu minik gizemli sayfasını bir parça aydınlatmak bana tarifsiz bir zevk ve gurur verdi.

Evet yine tarihimizin bir parçasını aydınlatmaya çalıştık. Son söz olarak bir iki dizede benden olsun.

Kimi Yüzükler vardır
Filmlere konu olmuş, yanardağlar içine atılmış, kül olmuş
Kimi Yüzükler vardır
Tarihin içinden çıkmış, küllerinden doğmuş.



Kızıl Çukur Vadisi ve Erozyon

By Ayrıntı Blog → 23 Eylül 2014 Salı
       Hafta sonu gezintisi için gittiğimiz Kızıl Çukur Yabancıların bildiği İngilizce şekliyle Red Valley doğa yürüyüşlerini seviyorsanız gerçekten görülmeye ve gezmeye değecek bir yer. Kızıl Çukur Vadisi Nevşehir merkeze 17 km uzaklıkta bulunmakta. Ortahisar yol ayrımından sola döndüğünüzde yaklaşık 1 km sonra vadi girişine ulaşıyorsunuz. Kişi başı giriş sadece 2 tl.Vadi girişinden itibaren size ok  işaretleri yol gösterici oluyor hem yerli hem de yabancı turistler için bölgeye özgü taşlar üzrenine yazılmış yer ve güzergah işaretleri dikkat çekiyor. Vadide tamamen doğal yollardan ve peri bacalarının arasından peri bacalarının içinden geçiyorsunuz. Vadi boyunca sizi küçük süprizler de bekliyor. Küçük peri bacası tünelleri, kiliseler, üzüm bağları ve mini çay bahçeleri bunlardan bazıları.



        Kızıl Çukur Vadisi dünyaca ünlü peri bacalarıyla bezenmiş durumda. Kızıl Çukurun diğer bir güzel yanı ise isminden de anlaşılacağı üzere gün batımında kızıl renge bürünmesi. Şüphesiz ki bu güzel kızıllığın kaynağı güneş ışığı kadar bu bölgedeki peri bacalarının kızıl yapıda olması. Eğer vadi boyunca gezmekte zorlanacağınızı düşünüyorsanız gün batımını kaçırmamanızı tavsiye ederim. Bizim şanssızlığımıza bulutlu bir havaya denk geldik ve kızıllığı tam olarak görüntüleyemedik ama sizler için kısa bir video çektik.
       Kapadokya bölgesi Erciyes Volkanik dağının mirası ham maddesi volkanik tüfler oları işleyen Kapadokya'nın mimarı ise doğal şartlar su ve rüzgar erezyonu.

Ve insan.

       Peri bacaları ve insan ilişkisi tarihin karanlık çağlarına kadar dayanmakta ve arkeolojik kazılar bu söylemi destekler nitelikte. Doğa şartlarından korunma ve barınak olarak peri bacaları kışın ılık ve yazın serin olması adına tam bir barınak. Kolayca işlenebilir olması da insan oğlunun bu serüven de pay sahibi olmasını sağlamıştır.


       Peri bacalarının bu oluşumundaki faktörler aynı zamanda da onun sonunu hazırlayan etkilerden. Geçmişten günümüze bu izleri görmek mümkün objektifime takılan bir ayrıntıyı da sizlerle paylaşmak istiyorum. Kızıl Çukur mevkinde bir peri bacası ve hayvan bağlanan yerler gününüzde hala durmakta. Kapadokya'nın bir çok yeraltı şehirleri, yerleşim yerinde rastlanan hayvan bağlama yerleri erozyon ve etkileri çok açık şekilde belli olmakta. Fotoğraflarda işaretlediğim yerler yaklaşık yerden 3 metre yükseklikte. Uzanmakla dahi ulaşılamayan bir yere niye hayvan bağlama yeri yapılsın ki ? Bunun tek mantıklı açıklaması var günümüze kadar yaşanan erozyon.

Fotoğraflar üzerine tıklayarak büyük boyda izleyebilirsiniz.


red valley

red valley

Üzüm Sergisi

By Ayrıntı Blog → 14 Eylül 2014 Pazar
Üzüm Sergisi, bu sözün anlamını bilenler mutlaka vardır. Ama bilmeyenlerde azımsanmayacak kadar çok. Hatta birazda alaycı bir şekilde ''Üzümlerin resimlerini yapıp sergi mi açıyorsunuz.'' diyenler bile gördüm desem yalan olmaz. Kuru yemişçilerden aldığımız kuru üzümlerin sofralarımıza gelmeden önce geçtiği işlemleri anlatmaya çalışacağım. İşte konumuzda tam bu noktada üzüm sergisi.
Kısaca üzüm sergisini anlatayım, sergi kelimesi büyük ihtimalle sermek kökünden gelmektedir.  Üzüm sergisine üzümlerin kurutulması amacıyla yapılmış yer diyebiliriz. Üzüm sergilerinin bölge ve yörelere göre yapılış şekilleri farklılık göstermektedir. Bu farklılık sergide kurutulacak üzümlerde de kendini göstermektedir. Bazı bölgelerde bir bez üzerine güneş görecek bir yer iken bazı yerlerde toprak üzeri veya evlerin damları da sergi olarak kullanılmaktadır. Ben sizlere resimde görmüş olduğunuz İç Anadolu Bölgesinde yaygın olarak yapılan siyah üzümlerin kurutulduğu sergiden bahsedeceğim. Resimde gördüğümüz sergi çok basit görünse de aslında yılların birikimi ve deneyimi yansıtmakta. Ağustos sıcaklarıyla iyice tatlanana kadar bekletilen ve koparılmayan siyah üzümler eylül ayının başlarında özenle kesilir ve kurutulmak için serilir. Sergiler genellikle üzüm asmaları arasında boşluk bulunan kısımda güney yamaçlara bakacak şekilde kürek yardımıyla toprağa hafif bir meyil verilerek yapılır (Güneş enerjisinden faydalanmak için kurulan güneş panelleri de güneşten daha fazla yaralanmak için ülkemizde güneye bakar ve hafif meyillidir).

 Geçmişte toprak üzerine direk serilen üzümler günümüzde toprak üzerine serilen gazete vb. maddeler ile toprakla bağlantısını kesecek şekilde serilmektedir. Bir hafta veya 10 günlük süreçten sonra kuruyan üzümlerin diğer tarafları çevrilir ve kurumaya bırakılır. Diğer tarafları da kuruyan üzümler toplanır. Elekten geçirilerek elenir ve sofralarımıza doğru yola çıkar.
Üzüm sergisinin işlevini anlatmaya çalıştığım yazımın sonuna geldim. Unutulan değerlerimizi anmak adına yazdığım yazımı noktalıyorum.

Not: Resimler bizim bağdan.. ;)

Akçakoca Kale Plajı ve Sahili

By Ayrıntı Blog → 12 Ağustos 2014 Salı


Düzce'nin denize tek kıyısı olan ilçesi Akçakoca'da bulunan bu plaj mavi bayrağa sahip. Akçakoca da denize girilecek birçok plaj var. Kale Plajı ise mavi bayrağı ve küçüklüğü ile dikkat çekiyor. Kale Plajı denilmesinin sebebi ise yanını başındaki Ceneviz kalesi.

 Özelliklerinden bahsetmek gerekirse yeşili andıran rengi ile temiz bir koy diyebiliriz. Denizin çok çabuk derinleştiğini hissedebiliyorsunuz. Denizin dibi kumsal değil ve orta büyüklükteki taşlardan oluşmakta taşlar ayaklarınıza zarar vermiyor ama yosunlu olanlarına dikkatli basmanız gerekmekte. Mavi bayrağı hak edecek kadar berrak hatta dikkatli baktığınızda minik balık yavrularını görebiliyorsunuz. Dalga boyunu merak edenler için şunları söyleyebilirim: Karadeniz hırçın dalgalarıyla meşhurdur hepimiz az çok biliriz. Ama günü iyi denk getirirseniz bu koy Ölü Denizi aratmayacak sakinlikte. Sayfa sonundaki videoyu izleyerek ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız.






Sadrazam İzzet Mehmet Paşanın Mezar Taşı Yazıtı

By Ayrıntı Blog → 10 Ağustos 2014 Pazar


Safranbolu gezim sırasında Sadrazam İzzet Mehmet Paşa tarafından yaptırılan ve ismini taşıyan caamiyi gezerken gördüğüm mezarın fotoğraflarını çektim ve sizlerle paylaşmak istedim.  Mezar üzerindeki açıklama yazısını okuyunca mezarın, aslında temsili olduğunu anladım.  Eski mezarlık resimlerini gezilerimde denk geldikçe çekmeye çalışıyorum. Mezarlar üzerinde açıklamaları çoğu zaman tercümesi olmadığı için anlayamıyoruz. Safranbolu Kaymakamlığı bana kalırsa bu mezar için önemli bir çalışmaya imza atmış. Sarı altın varak içerisinde temsili mezarın yanında ki yazıları aşağıdan okuyabilirsiniz.

Bu mezar taşı Padişah 3. Selim’in Sadrazamı İzzet Mehmet Paşa’ya aittir. 1743 yılında Safranbolu da doğan paşa 1743 – 1798 yılları arasında sadrazamlık yapar ve görevinden azledilerek Manisa’ya gönderilmiştir.

1812 yılında Manisa da vefat eden İzzet Mehmet Paşanın mezarı belediyenin imar uygulaması sırasında yıkılmıştır. Manisa Mevlevihane’sinde bulunan mezar taşı ve ayak taşı Safranbolu mülki ve yerel amirlerin çabaları sonucunda paşanın kendi yaptırdığı ve kendi adını taşıyan Caminin avlusuna getirilmiştir.

‘Paşa Suyu’ diye bilinen suyu İncekaya Köprüsünü yaptırarak şehre getiren, kaledeki saat kulesinin yapımını sağlayan Paşa, iyiliksever bir kişiliğe sahip olduğu ve hayatta kimseyi incitmediği tarihi kaynaklarda yer almaktadır.


SADRAZAM İZZET MEHMET PAŞANIN MEZAR TAŞI YAZITI

Hüvel hallakül-baki
Sadr-azam esbak
Cennetmekan Firdevs-aşiyan
Merhum ve mağfur el muhtaç
Elhac İzzet Mehmet Paşa
Hazretlerinin ruh-ı şerifiyçün
Fatiha Sene 1227 (Hicri)

Devamlı yaratan, sürekli olan Allahtır.
Eski Sadrazam
Yeri cennet, yuvası cennet bahçesi olan
Merhum ve Allah affına muhtaç olarak
Bağışlayan Rabbin rahmetine yükselen
Hacı İzzet Mehmet Paşa
Hazretlerinin şerefli ruhu için
Fatiha sene 1812 (miladi)

Safranbolu Kaymakamlığı



Yaz Aylarında Ne Yemeli

By Ayrıntı Blog → 27 Temmuz 2014 Pazar
Yaz aylarının gelmesiyle bir çoğumuzda tatil telaşı başladı. Tatilimizi yaparken gözden kaçırmamamız gereken bir nokta ise sıcak havalarda ne yememiz gerektiği.

Evet, hepimizin bildiği gibi son yıllar da yaz aylarında cehennem sıcakları dediğimiz sıcaklarla mücadele ediyoruz.  Sağlıklı bir yaşam için yediğimiz yemeklere dikkat etmeli belirli önlemlere uymalıyız. Sizler için belirli başlı önerileri aşağı maddeler halinde sıralayacağım.

Yaz aylarında sıvı kaybımız üst düzeydedir. Bol sıvı tüketmeliyiz.

Olmazsa olmazımız meyve ve sebzelerdir. (Sıvı yönünden yüksek içerikli salatalık ve karpuz vazgeçilmez)

Yağlı yiyeceklerden mümkün olduğunca uzak durmalıyız. Özellikle kızartmaları mümkün olduğunca
azaltmalıyız. Yağları ise sıvı yağlardan kullanmalıyız zeytinyağı mısır yağı vb.

Et yemeyi seviyorsanız genelde fırın ve ızgara tercihiniz olsun, yağsız olmasına ve beyaz et tüketimine dikkat edin.

Benim gibi yaz aylarında dondurma vazgeçilmezinizse tüketim miktarınızı iyi ayarlayın.

Son yılların favorisi, geçmişte fakir ekmeği denilen esmer ekmek veya kepekli ekmeğe yönelin.

Aşırı terlemelerle meydana gelen tuz kaybına dikkat edin. Ne kadar çok terlesek de vücudumuzun tuz ihtiyacının 2 çay kaşığını geçmeyeceğini unutmayın.

İçecek olarak alkolden uzak durmaya çalışın. Ayran, maden suyu ve su baş tacınız olsun.

Geceleri metabolizma yavaşladığı için enerji tüketimi azalır. Gece yemeklerinden uzak durmaya çalışın.

Uzun yaz günlerini fırsata çevirip fiziksel aktivitelerinizi artırırn ama güneşe direk maruz kalmayın.

Bu önerilerden bana uyanı sanırım anam babam usulü beyaz peynir ve karpuz ve kepekli ekmek üçlüsü. Sizde kendinize uyanlara sağlığınız için dikkat edin.

Yaz aylarında kilo vermek isteyenler Neden Kilo Alınır başlıklı yazımı okuyabilirler.





Hipnoz nedir? Ne değildir.

By Ayrıntı Blog → 15 Temmuz 2014 Salı

Hipnoz nedir? Ne değildir.

Bu gün sizlere hipnozu açıklamaya çalışacağım. Neredeyse hipnozu hepimiz televizyonlarda görmüşüzdür veya duymuşluğumuz vardır. Peki, hipnoz nedir ya da hipnoz ne değildir.
Hipnoz kelimesinin aslı Yunanca uyku anlamına gelen hipnosis kelimesinden gelmektedir. Kelime anlamı her ne kadar uykudan da gelse hipnoz uyku halinden çok farklı bir durumdur. Yapılan araştırmalarda hipnoz halindeki kişilerin beyin dalgaları uyanık kişilere yakın çıkmıştır. Kısacası hipnozu uyku ile uyanıklık arasında bir trans durumu olarak tanımlayabiliriz.
Hipnoz bilimsel olarak bir araştırama konusu. Hipnozun gerçekliğini şiddetli bir şekilde savunanların aksine düzmece ve atlatmaca olarak nitelendirenlerde kesinlikle azımsanmayacak kadar fazla. Hipnozun gerçek olup olamadığı tartışma konusu ola dursun her iki grubunda üzerinde kesinlikle hem fikir olduğu bir konu var ki oda herkesin hipnoz olamayacağı.  İnsanların belli bir kısmı gerçekten de hipnotize edilemiyor. Hipnotize edilen kişinin bu gerçekten istiyor olması gerekiyor.
Hipnoz psikolojik hastalıklarını birçoğunda kullanıyor. Bunun yanında sahne illüzyonistleri, medyumlar hatta dişçilerin bile kullandığı bir metot haline gelmiş durumda.
Doktorlar dışındaki kişilerin hipnoz yapmaları sakıncalı durumlar doğura bilir. Özellikle ruhsal sorunları olan kişilerde psikiyatristlerin dışındaki kişilerin hipnozu kullanması kasabın ameliyat yapmasına benzer. Bilimsel içeriği sıkça tartışma konusu olun hipnozu eğitimini almış kişilerin yapmasında fayda var.
Kişisel kanaatime göre hipnoz bir nevi bile bile lades durumuna benzemektedir. Hipnoz taraftarlarının bu söylemime fazlasıyla kızacaklarını düşünüyorum. Fakat yukarıda da bahsettiğimiz üzere hipnoz için en önemli şey kişinin istekli olmasıdır. Filmlerde görmeye alışık olduğumuz hipnoz sahnelerini bir hatırlayalım: Bay X çok zengindir ve paralarını şifreli gizli bir kasada saklamaktadır. Bizim para avcısı hipnozcu arkadaşlarımız paraları ve şifreyi öğrenmek için hipnozu kullanırlar. Bay X i hipnoz ederek paraların yenini ve şifreyi öğrenirler. Hipnoz yaptıracak kişilerin aklındaki temel sorulardan bir tanesi de bu aslında “ya bana ait gizli şeyleri hipnoz halindeyken söylersem”. Gerçek hipnozlarda Bay X olayındaki gibi işler bu kadar kolay değildir. Hipnoz altındaki kişilerin sıkıştırıldıklarında gizli sırları vermemek için direndikleri hatta hipnozu terk ettikleri çokça görülmüştür.  Hipnozun gerçek mi yoksa düzmece mi olduğunu gelişmiş tekniklerle yapılan bilimsel çalışmalar belirleyecektir.

Elimden geldi kadar hipnoz hakkında kısa ve öz bilgiler vermeye çalıştım.  Bu bilgiler ışığında hipnoza inanıp inanmamak sizin tercihiniz.

Neden Kilo Alınır?

By Ayrıntı Blog →

Neden Kilo Alınır?

Toplumun büyük bir bölümü aşırı kilolarından şikâyetçidir. Yine birçoğumuz bu kiloları vermek adına türlü zahmetlere katlanırız. Herkesin kendine göre geçerli sebepleri vardır; kimilerimiz sağlıklı bir yaşam, kimilerimiz güzel bir görünüm için dönem dönem diyetler ve egzersizler yaparız. Peki, ama neden kilo alırız. Bu sorunun cevabını vermek aslında göründüğü kadar kolay değildir. Kilo alımlarına geniş açıdan bakmamız gerekmektedir. Bu konuda Kilo almanın tek nedeni besinlerden bulunan enerji olmadığını bilmemiz gerekmektedir. 
İnsanlara enerji veren (enerji yapımında ve ya yaşamsal faaliyetlerin yerine getirilmesinde kullanılan)Temel besin öğelerimiz şunlardır: Karbon hidrat, Yağ, Protein, Mineral, Vitamin, Su dur. (bazı kaynaklar posayı da bu gruba dahil etmektedir.) Kilo almanın yani şişmanlığın sebebi sadece yanlış beslenme olduğu söylemek eksik ya da yetersiz olacaktır.
 Kilo almanın sebeplerini şu başlıklar altında toplayabiliriz.

  • ·      Kötü beslenme
  • ·         Hastalık veya yanlış ilaç kullanma
  • ·         Hormonsal bozukluklar
  • ·         Metabolizmanın yavaşlaması
  • ·         Stres veya psikolojik bozukluklar
  • ·         Yaş Cinsiyet ve gebelik durumları
  • ·         Fiziksel aktivitelerin eksikliği ve çok uyuma

Yukardaki etkenlerden bir tanesinin olması diğerlerini de tetiklemektedir. Bahsettiğimiz bu etkenlerin olmaması durumunda yetişkinlerde vücut ağırlığındaki değişmeler genellikle enerji alımı ve yağ oranındaki değişimlerden meydana gelmektedir. Vücut yağ oranı vücuda giren enerji ile harcanan enerji arasındaki denge duruma bağlıdır. Bu denge alınan enerji yönünde artarsa vücuttaki yağ oranı fazlalaşır ve şişmanlık meydana gelir. Alınan enerji azaldığında ise yağ yakımı başlayacak ve yağ azalmasına bağlı olarak kilo kaybı gerçekleşecektir.

Aşağıdaki TABLO kilo enerji dengesini özetleyecektir.

ENERJİ ALIMI FAZLA
HARCANAN ENERJİ AZ
YAĞ Arışı = KİLO Artışı
ENERJİ ALIMI (EŞİT)
HARCANAN ENERJİ (EŞİT)
YAĞ Sabit = KİLO Sabit
ENERJİ ALIMI AZ
HARCANAN ENERJİ ÇOK
YAĞ Kaybı = KİLO Kaybı


Yavaş yavaş kendini hissettirmeden uzun bir dönemde alınan kiloları vermek gerçekten de sabır ve emek isteyen bir zor bir süreçtir. Birçok kişi bu süreçte başarısız olmaktadır.
Kilo vermede zorlanan kişilerin belirli başlı ortak davranışlar sergilediği görülmektedir. Bu davranışları aşağıdaki başlıklar altında toplayabiliriz.

Kilo vermekte zorlanan kişilerde görülen genel davranışlar aşağıdaki gibidir.

  • ·         Düzensiz yemek yeme
  • ·         Öğün atlama
  • ·         Bütün gün yemek yemeden durup, yemek görünce aşırı yeme
  • ·         Fazla yemeden suçluluk duyma
  • ·         Pişmanlık duyup yemekleri kendisine yasaklama arkasından iradesine yenilme
  • ·         Hareketsiz monoton bir yaşam
  • ·         İçki içmeye meyilli olma
Kadınlar ve erkelerde yağ oranları farklılık göstermektedir. Bayanlarda erkeklere oranla yağ hücresi daha fazladır. Vücutta oluşan yağ hücrelerini yok etmek neredeyse imkansızdır. Metobolizma yapısı gereği fazla enerjiyi depolama ihtiyacı duyar. Bunu şöyle bir örnekle açıklayalım. Size ücretsiz olarak arabanızda kullanmanız için benzin verilecek ve siz bu benzini deponuz haricinde de alabilecek olsanız aracınızda bulunan yedek bidonları da doldurmak istemez misiniz? Deponuz bittiğinde yani zor zamanlarda bu bidonları kullanmaz mısınız? Yağ hücreleri de aynı örneğimizdeki gibi yapısı gereği enerjiyi zor zamanlar için kullanmak adına depolamak ister ve genişlerler bizlerde kilo alırız. Yağ hücreleri hacimlerini küçülttüklerinde ise kilo veririz. Tıpkı aracımızdaki benzin bidonlarının yaktığımızda araçtaki yükün hafiflemesi gibi.

Kilo almayı belirleyen etkenler şunlardır:

Kişiye ait Özellikler: Genetik faktörler, Doğuştan gelen bozukluklar
Çevresel Faktörler: Diyetin özelliği, Egzersiz eksikliği, İklim, Sosyo-Ekonomik ve Kültürel faktörler
Fizyolojik ve Psikolojik Faktörler:  Ameliyat, Kimyasallar, Hormon dengesizliği, Ruhsal sorunlar.

Not: Yukarda bahsedilen konular tavsiye niteliğindedir. Bu belirtilerin sizde olup olmadığına alanında uzman bir doktor veya diyetisyenler karar vermelidir. Gazetelerde, dergilerde, televizyonlarda gördüğünüz diyet önerilerinin size uygun olamayabileceği asla unutulmamalıdır