Browsing "Older Posts"

Gösterilen Kategori " kültür "

5N 1K Nedir, Nerelerde Kullanılır?

By Ayrıntı Blog → 8 Şubat 2018 Perşembe
Merhabalar bu günkü yazımızda 5N 1K nedir, nerelerde kullanılır gibi soruların yanıtların vermeye çalışacağız.

Öncelikli olarak 5N 1K nedir onu ele alalım. Bu yöntemin ismi 5+1 sorgulama kelimelerinin baş harflerinden gelir. Bu  soru yada sorgulama kelimeleri Ne, Nasıl, Neden, Nerede, Ne zaman ve Kim olarak kısaca 5N 1K olarak ifade edilir.

 beş n bir k nedir

5N 1K özellikle gazetecilik, habercilik gibi sektörlerde kullanılmaktadır. Gelişen basın yayın organları bu tekniğin başka alanlarda da kullanılabileceğini göstermiştir. Özellikle bu süreç eğitim sistemi içinde de kendine yer bulmuştur. Eğitim ve öğretim süreçlerinde değerlendirme aşaması çok önemlidir. Çünkü konunun yada bütünsel olarak bakılacaksa öğretilmek istenen şeyin öğrenilip öğrenilmediğini bu yöntemi kullanarak kolayca bulabiliriz.

Yöntemi bireyler kendilerine de uygulayabilirler. Bir metin okumuşsak ve metinde geçenleri anlayıp anlamadığımızı test etmek istiyorsak bu soruları sorarak bunu anlayabiliriz. Bu şekilde hem metni öğrenip öğrenmediğimizi ölçerken aynı zamanda öğrenmeye de devam ediyoruz.

Tam tersinden düşünecek olursak bir metin yazıyorsak ve bu yukarıdaki sorulara metin içerisinde cevap verebiliyorsak, metni okuyanlar için daha anlaşılır olacaktır.

Soruların metin üzerindeki karşılıklarını sıralayacak olursak:

1)     Ne sorusunun karşılığı: Konudur, metinde nelerin olduğu anlatır.
2)     Nasıl sorusunun karşılığı: Yöntemi belirler, olayın ne şekilde gerçekleştiğini anlatır.
3)     Neden sorusunun karşılığı: Amacı belirtir, metinde geçen olayın gerçekleşme sebebini anlatır.
4)     Nerede sorusunun karşılığı: Mekan ve yer kavramlarını bize belirtir, olayın nerede olduğunu bildirir.
5)     Ne zaman sorusunun karşılığı: Metinde geçen süre ve süreci belirtir. olayın nezaman olduğu hangi zaman dilinde gerçekleştiği hakkında bilgi verir, sabah, dün, 11. yüzyıl, geçen yaz gibi…
1K) Kim sorusunun karşılığı: İlgili ve sorumlu kişi yada kişileri belirtir, soru kalıp olarak kime, kimde, kimden soruları alternatif olarak kullanılabilir.


Sizlerde yaşamınızda anlamlandıramadığımız konuları bu soruların cevaplarını vererek daha anlaşılır hale getirebilirsiniz. 5N 1K Nedir? Sorusun cevabını vermeye çalıştık. Umarım faydalı olmuştur, teşekkür, soru, görüş ve önerileriniz için lütfen yorum kısmından yazınız.

Aşık Kurbani Hikayesi

By Ayrıntı Blog → 20 Temmuz 2015 Pazartesi
16. yüzyılda yaşadığı sanılan Güney Azerbaycanlı aşıklardan Kurbani'nin, kendi yaşamıyla ilgili olarak düznlediği kabul edilen ve sonraları başkaları tarafından geliştirilmiş olan Türk halk öyküsüdür. Aşık Kurbani Hikayesi Anadolu'da fazla yaygın değildir. Öykünün olayların akışı ve geçtiği yerler, kişiler ve sonuç açısından birtakım farlılıklar taşıyan on kadar çeşitli derleme mevcuttur.

aşıklar sululet
Bu çeşitlemelerden en iyi olarak değerlendirelen Gence rivayetine göre öykünün konusu ise şöyledir.

Mirza Ali Han zengin bir babanın oğlu olduğu halde, kardeşleri mallarına el koyduğu için yoksul düşmüştür. Kurbani de Mirza Ali Han'ın oğludur. Kurbani'ye düşünde, Gence hükümdarı Ziyad Han'ın kızı Peri gösterilir, bade içirilerek aşık olması sağlanır. Bu günden sonra artk saz çalıp deyişler söyleyen bir hak aşığı olan Kurbani, sevgilisi Peri'yi aramaya başlar ve uzun uğraşlar sonucunda onu bulur.

Ziyad Han kızı için gelen bu adamın gerçekten bir hak aşığı olduğunu anlamak için bir sınav yapar. Yapılan sınav sonunda, Kurbani'nin gerçekten hak aşığı olduğuna karar verir ve kızının onunla evlenmesi için karar verme aşamasına gelir. Ziyad Han'ın veziri Kara vezir, uzun zamandır Peri'yi kendi oğluna almayı düşündüğü için Kurbani'nin Peri ile evlenmesini istememektedir. Ziyad Han'a kendisi ile tavla oynamasını ve kazanan Kurbani ile Peri konusunda karar sahibi olmasını önerir. Oyun oynanır ve oyunu Kara Vezir kazanır. Kara Vezir Kurbani'nin hemen asılmasını emir verir.

Kurbani kargışlı deyişler okuyunca yıldırım düşer ve bir şekilde oradan kaçarak Peri'nin yanına sığınır. Peri bir mektup yazarak daha güclü bir hükümdar olan Şeyhoğlu Şah'tan yardım ister. Şah iki sevgiinini birbirene kavuşması için adamlardan Bircan'ı gönderir. Bir çok serüvenden sonra iki sevgili birleşir.

Aşık Kurbani Hikayesi'nin kimi çeşitlemelerinde iki sevgili murada eremeden öldükleri görülür. Bu da öykünün tam anlamıyla olgunlaşmamış olduğunu gösterir.

Aşık Garip Hikayesi

By Ayrıntı Blog → 10 Temmuz 2015 Cuma
Hikaye birbirlerini görmeyen iki gencin rüyalarında bade içerek birbirlerine aşık olmaları ve başlarından geçen olayları anlatmaktadır. Farklı biçimlerine Türkler ile iç içe yaşayan Ermeniler ve Gürcülerde de rastlanmaktadır. Hikayenin kökeniyle ilgili değişik görüşler ileri sürülmekle birlikte, bu görüşlerin büyük çoğunluğu tarihsel izlere de bakarak Azerbaycan kaynaklı olduğu konusunda birleşir. Türkmenistan kökenli olabileceğini savunanlarda vardır.

aşık garip hikayesi


Hikayenin Konusu Şöyledir:

Tebriz'in tanınmış ticaret adamlarından Hoca Ahmet ölür ve oğlu Resul'a hatırı sayılır bir miras bırakır. Babasından kalan bu mirası yalaka arkadaşlarıyla kısa sürede yiyip bitiren Resul, bir çok işte de başarılı olamaz. Son olarak kahvelerde saz çalıp deyişler söyleyen aşıkların yanına gider ve onlara çırak olur. Çırak olur olmasına ama bir türlü saz çalmayı da öğrenemez. 

Bir gece rüyasında bir derviş tarafından verilen badeyi içer ve Şah Sanem adlı bir kıza aşık olur. Bu saatten sonra eli ve dili çözülür Aşık Garip adı altında saz çalıp şarkılar söyler. Sevgilisini arama adına Tebriz'den kalkıp Tiflis'e gider. İki sevgili birbirlerini bulur fakat kızın babası Hoca Sinan başlık olarak 40 kese altın istediğinden Garip parayı bulamaz ve evlilikleri gerçekleşmez. Aşık garip para kazanmak için gurbet gurbet dolaşmaya başlar. Önce Erzurum'a ardında da Halep'e gider. Orada yine kahvelerde aşıklık yapmaya başalar ve para biriktirmeye çalışır. Bu sırada Halep paşasından ilgi ve destek görür.

Paşaın destekleri ve ak sakallı bir ihtiyarın sayesinde (Hızır) Erzurum ve Kars üzerinden Tiflis'e gelir. Şah Sanem, Şah Veled adlı bir ticaret yapan biri ile evlenmek üzereyken Aşık Garip gelir ve düğün bozulur. Şah Sanem ile Aşık Garip evlenirler. Gerçek aşıkların evlenmesine müsade eden Şah Veled'e, Aşık Garip kendi kız kardeşini verir ve onunda mutlu olmasını sağlar. 


Ebced Hesabı Nasıl Yapılır

By Ayrıntı Blog → 29 Nisan 2015 Çarşamba
Kolayca ezberlenebilmesi için Arab alfabesindeki harflerin üçer, dörder birbirlerine birleştirilip okunmasıyla meydana gelen sekiz kelimenin ilk kısmıdır. Bu yüzden de ebced denilmiştir (elif, be, cim-ce, dal-de). Alfabe, elifba kelimeleri gibi Arab alfabesinin bütününü de ifade eder. Zaten bu kelimeler (alfabe, elifba) de ilk harflerin birleştirilerek okunmasıyla yapılmıştır.

ebced hesaplamasıBütün harfler ile yapılmış sekiz kelime ise yandaki gibidir: ebced, hevvez, hutti, kelemen, sa'fas, karaşet, şehaz, dazıg. Bu sekiz kelime ezberlenince tüm alfabe öğrenilmiş ve söylenmeleriyle harfler sırasına göre tekrarlanmış oluyor. Doğal olarak her kelimeyi teşkil eden harfler ayrıca tanınmaktadır.

Bazı durumlarda harfler, karşılığı oldukları sayının yerine de kullanılmaktadır. Harflerin sayı değerleri matematikte, fizikte, edebiyatta ve büyü ve efsun yapımında kullanılmıştır. Bu türden kullanımına ebced hesabı da denilir. Türk ve İran edebiyatlarında harflerin sayı değerlerinden yararlanarak tarih düşürme, tarih söyleme şeklin de bir nazım türü de geliştirilmiştir. Şairler herhangi bir binanın yapım tarihini ve buna benzer tarihleri bu şekilde söylerlerdi. Söylenen mısrayı teşkil eden harflerin sayı değerleri toplanınca olayın veya yapının tarihi ortaya çıkar.

Mesela Fuzuli'nin: "Geldi burc-i evliyaya padişah-ı namidar" mısraları Kanuninin Bağdat fethi tarihini vermektedir. Bu dizedeki harf sayılarının toplamı 941 etmektedir buda hicri takvime göre Bağdat fetih tarihine denk gelmektedir.

Gizli ve sırlı söylemlerin yöntemi olan ebced hesabını anlatmaya çalıştık umarım faydalı olmuştur.

Ata Sporu Atlı Cirit Nasıl Oynanır

By Ayrıntı Blog → 27 Nisan 2015 Pazartesi
Karşılıklı iki takım halindeki binicilerini birbirlerine cirit adı verilen sopaları atarak oynadıkları bir bincilik oyunudur. İlk defa Orta Asya kavimleri tarafındın oynan bu oyun, at üzerende ve cirit (Arapça cerid) adı verilen aşağı yukarı 1 metre uzunluğundaki kurutulmuş oldukça ağır ve kalınca sopalarla oynanır.

Takımlar birbirlerinden 100 metre kadar uzaklıkta karşılıklı olarak dizilirler. Oyun, takımlardan birinin herhangi bir oyuncusunun atını ileriye sürerek karşı takının oyuncularına siz ve hareketleri ile meydan okumasıyla başlar. Bunun üzerine karşı takımdan bir oyuncu süratle ileriye fırlayarak ciriti atar ve onu vurmaya çalışır. Ciriti attıktan sonra da hızla giden atını durdurup tekrar kendi arkadaşlarına doğru kaçmaya başlar. Üzerine cirit atılan oyuncu ciritten kurtulmaya veya ciriti yakalamaya çalışır. Bu esnada kendi takım arkadaşlarından bir tanesi ortaya fırlayarak rakip takımın kaçan oyuncusunu kovalar ve cirit atar ve geri geri kaçmaya başlar. Oyun bu şekilde karşılıklı kaçmaca ve kovalamaca şeklinde devam eder. Oyuncuların ellerindeki bütün ciritler bittiğinde hangi takım daha çok cirit isabet ettirmişe o takım oyunu kazanır.
Cirit atılırken tek hedef at sırtındaki binicidir. Cirit oyuncuya isabet ederse 1 sayı kazanılır. Ata isabet ederse ciriti atan kişi oyun dışı kalır. Bu sebeple biniciler kendilerine atılan ciritlerden kurtulmak veya onları havada yakalamak için hızla koşan at üzerinde çeşitli hareketler yaparlar. Böylesine hareketler yapmak cesaretli, dengeli ve ata çok iyi şekilde hakim olmayı gerekli kılmaktadır.

 Eski Türklerde çok sevilen ve savaşlara hazırlayıcı bir oyun olan cirit Osmanlı İmparatorluğu zamanında da oldukça yaygındı. Ölüm ve yaralanmaların çok sayıda olmasıyla 1820'li yıllarda 2. Mahmut tarafından yasaklandı. Fakat yasağa rağmen oynanmasına engel olunamadı. Atlı cirit günümüzde hala Anadolu'nun birçok yerinde oynanmaktadır.

Neden Bozuk Para

By Ayrıntı Blog → 29 Mart 2015 Pazar
madeni paralar


Madeni paralar, Lidyalıların parayı bulmasıyla birlikte hayatımıza girdi. Lidyalılardan daha eski medeniyetler olan Sümer ve Mısır’da da para kullanıldığına dair bilgiler mevcuttur. Ama kesin kaynaklara dayanarak söylenen ise paranın günümüzdekine benzer kullanımı ilk defa Lidyalılar zamanında olmuş. Tarihçi Herodot gümüş ve altını para olarak ilk tercih eden uygarlığın Lidyalılar olduğunu söyler. O dönemde para kelimesi yerine “sikke” kelimesi kullanılmaktaydı. Sikkeler  altın gümüş bakır, nikel, tunç, ve aliminyumdan olabilmektedir. Hatta bazıları birkaç elementin birleşiminden yapılmaktadır.

Peki, hiç düşündünüz mü madeni paralara neden bozuk para deriz? Bu yazımda da sizler ile bu ince ayrıntıyı paylaşmak istiyorum.

tarihi paralar
Yazımın başında da belirtiğim gibi Lidyalılar parayı bulduktan sonra değişim aracı olarak para günlük hayatta kullanılmaya başlandı. Özellikle değerli madenlerden yapılan paralar kolay yoldan para kazanmak isteyen insanlar için hedef haline geldi. Değerli madenlerden yani bakır, gümüş, altın gibi madenlerden yapılan paraları bazı insanlar kenarlarından yontmaya başladı. Bu şekilde madeni paraların bir kısmını törpüleyerek paranın bir kısmını almış oldular. Törpüleyerek aldıkları paraları tekrardan eritip sattılar.

Bu törpüleyip kar etme durumu öyle bir hal aldı ki, (zaten o zamanın paraları tam olarak yuvarlak değildi) bu törpüleme işlemleri sonrasında paranın değeri azaldı ve görünümü oldukça değişti. Bu durumdan bu paraları alan halk veya esnaflar tekrar paralar ile bir şey satın almaya çalıştıklarında paraları elinde kaldı. Hatta bir dönem insanlar ellerinde minik terazilerle gezmeye ve alış veriş yaptıkları paraları tartmaya başladılar. Törpülenmiş paralar gerçek paralara oranla daha hafif gelmekteydi. Tartıda hafif gelen paralar bozuk para olarak kabul ediliyor ve alış veriş aracı olarak kullanılmıyordu.

İşte bu halk arasında madeni paralar için bozuk para değimi buradan gelmektedir. Tarihi süreç içerisinde bu törpüleyerek yontma işlemine karşı tartı dışında başka yöntemler geliştirildi. En basit ve kolay yöntem olarak ise madeni paraların kenarlarına bir dizi çentikler  (günümüzdeki paralardaki gibi tırtıklar) yapıldı. Bu sayede bir kişi parayı törpülediğinde kolayca anlaşılmaktaydı. Günümüzde paralarda bu çentikler bir çok parada kullanılmaktadır. Hala devam eden bu teknik töpülemeye karşı bir önlem değil gelenek haline geldiği içindir. Zira günümüzde kullanılan metal paralar değerli madenlerden yapılmamaktadır.
para kolyeksiyonu


Bu yazımda bozuk para kelimesi nereden geliyor, tarihi temelleri nedir, anlatmaya çalıştım. Başka bir ayrıntı yazısında buluşmak dileğiyle...

Ya Nasip Ya Kısmet

By Ayrıntı Blog → 22 Mart 2015 Pazar
Barış MANÇO, şüphesiz Türk ve dünya tarihine ismini altın harflerle kazımış büyük sanatçı. Onun eserleri sadece eğlence için yapılmamış her biri kültür ve tarihin izlerini taşıyan birer şaheser niteliğindeydi.

Bu yazımızda Barış MANÇO'nun Ahmet Beyin Ceketi isimli şarkısının şifrelerini çözmeye çalışacağız.

Şarkıyı daha önce dinlememişler için aşağıda paylaşıyorum.



Bu şarkıdaki Kul Ahmet'in hikayesi aslında çok esiklere dayanmaktadır. Eskiden dervişler kefenlerini başlarının üzerinde taşırlardı. Hepimizin bildiği sarıklar sadece bir giysi görevinden hariç derviş öldüğünde çözülür ve kefen olarak kullanılırdı. Başlarının üzerinde veya sırtlarında kefen taşıyan kişiler ölümü hatırlıyor ve ölümün her an insanın yanı başında olduğunu hatırlatıyordu. 

Bu uhrevi işlevinin dışında Osmanlı döneminde insanların savaştan savaşa koştuğunu düşünürsek kefenlerini yanlarında taşımaları kadar doğal bir durum olamaz. Barış MANÇO'nun Ahmet Beyin Ceketi isimli şarısı günümüze uyarlanmış bir halidir. İçerisinde çok önemli bilgiler veren bu şakıyı gelin yakından inceleyelim. 

Barış'ın günümüze uyarladığı kişi derviş değil ama dervişler gibi bir yaşam süren bir şahıstır bu yüzden de kul denilmiştir. Kefen yerine ceket giyen kişinin bu ceketi sıcak havalarda giymesine anlam verilememektedir. Ölen kişinin üzerine örtüp kefen görevi yerine kullanılmasıyla ceketin hikmetinin ortaya çıktığını görüyoruz. Barış MANÇO burada bizim kültürümüzün bir parçasını bizlere hatırlatmaktadır.

Ayrıca ya nasip ya kısmet sözü ile ne kastetmek istediğine gelirsek, öncelikli olarak bu ikisi arasındaki farkı anlamamız gerekiyor. Kısmet olma veya olmama ihtimali olan olaylar şeyler için kullanılır. Nasip ise kesinlikle gerçekleşecek ama nasıl ve ne zaman olacağı belli olmayan işler için kullanılmıştır. Akşam yatmadan önce Sabaha ya kısmet demekle uyuyupta uyanamak var anlamında, uyandıktan sonra ise ya nasip demekle de çalışma öncesi besmele niteliğinde ve bu gün ölüm kimin kapısını çalacak şeklinde bir sorgulama vardır. 

Yazımızı bu şarkının sözleri ile bitirmek istiyorum. Sonunda herkes anladı ya nasip, ya kısmeti...

Zeka ve Strateji Oyunu Türk Mangalası

By Ayrıntı Blog →
türk mangalası
Bu günkü yazımda son zamanlarda popülaritesi artan oyunlardan bir tanesi olan, zeka ve stratejiye dayanan Türk oyunu mangala hakkında bilgiler vermeye çalışacağız. Mangala nedir? Mangala nasıl oynanır? Mangla oyun kuralları nelerdir? Gibi soruların yanıtlarını bu yazımız sayesinde cevaplayacağız.

Mangalanın Tarihi Kökenleri

Mangala oyunun tekrar gün ışığına çıkarılmasında tarihi kayıtların incelenmesi ve araştırmalar büyük rol oynamıştır.  Tarihi araştırmalara dayanarak şunlar söylenebilir ki mangala oyununu Sakalar, Hunlar ve Göktürkler tarafından oynan oynanmıştır.  Mangala günümüz kahve kültürünün oluştuğu 1500 lü yılları resmedilen önemli iki kaynakta da geçen tek oyundur.
manglanın tarihi
Mangala dünyanın bir çok ülkesinde farklı kurallarla oynanmakla beraber oyun kurallarında temel farklar bulunmaktadır. Türkler oynadıkları mangala taşlarına asker ve kuyulara kale gözü ile bakmışlar, ayrıca haznelere karargah demişlerdir ve oyun kurallarını buna göre oluşturmuşlardır. Farklı kültürlerde bu taşlara tohum ismi verilmiştir ve taşları hareket ettirme işlemine tohum saçma gibi isimlendirmeler verilmiştir. Bu da kültür farklarının oyun anlayışına yansımasının en güzel örneklerindendir.

Türk mangalasını diğer mangala türlerinden ayıran temel özelliklerden bir tanesi de kendi kuyusunda 1 taş bırakma kuralıdır. Bu kural diğer mangala türlerinde yoktur. Bu özellik Türk sosyal hayatının yansıması olan evi, baba ocağını terk etmeme, vatana sahip çıkama olarak anlamlandırılmaktadır.
Araştırmalara göre mangla oyunu bazı özelliklerin gelişimi için uygun bir oyundur. Bu özellikler kurnazlık, uyanıklık, önceden görme, esneklik, direnme, sağduyu  ve hafızadır.

Mangala Oyunu İçin Gerekli Malzemeler

mangla
Mangla oyunu için çok fazla bir ekipman gerekmemektedir. 6 şar adet kuyu ve toplam 48 adet taş bu oyunu oynamak için yeterlidir. Kuyular ve hazine alanı geçmişte kayalara veya tahtalara oyulmuştur. Günümüzde plastik malzemelerden yapılmaktadır. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi toprak zemine kazılacak 12 kuyu ve 48 taş ile her yerde oynanabilir.

Mangala Nasıl Oynanır?

Mangala karşılıklı 2 kişi tarafından oynanır. Oyun tahtası üzerinde 6’şar adet olarak toplam 12 kuyu ve her oyuncuya ait taşlarını toplayacağı büyük bir hazine alanı bulunmaktadır. Mangalada 48 adet taş bulunmaktadır. Senin taşın benim taşım yok, benim alanım senin alanın vardır.
Oyuncular 48 adet taşları her kuyuya 4’er adet gelecek şekilde dağıtırlar. Kendi önünde bulunan alan oyuncunun kendi bölgesidir. Karşıda yer alan kuyular ise rakip oyuncunun alanıdır. Oyunun amacı olarak oyuncular kendi hazine alanlarında en çok taşı biriktirmeye çalışırlar ve en çok taşı biriktiren kişi seti kazanmış olur. Mangala oyununa ilk başlama hakkı kura ile belirlenir.

Mangla Oyun Kuralları

Türk Mangalasında  4 ana kural bulunmaktadır. Türk Mangalasında son taş her zaman oyunun gidişatını belirleyicidir.

mangala

Kural 1: Başlama hakkına sahip oyuncu (kura ile belirlenir) kendi bölgesinde bulunan herhangi bir kuyudan 4 adet taşı alır ve 1 tanesini kendi kuyusuna bırakır, elindeki diğer taşları her kuyuya 1 adet koyacak şekilde sağa doğru dağıtır. Elindeki son taş kendi hazinesine denk gelmişse oynama hakkı yine kendisindedir. Eğer son taş kendi haznesine gelmişse oyun sırası rakibe geçer. Oyuncunu haznesinde tek taş kalmışsa sıra geldiğinde bu taşı yan hazneye taşıyabilir.

Kural 2: Oyuncu taşlarını kuyulara bırakırken haznesine taş koyduktan sonra elinde taş kalırsa rakibin kuyularına taş bırakmaya devam eder.  Son koyduğu taş rakip oyuncunun kuyusundaki taşları çift yaparsa (2-4-6-8 gibi) o kuyudaki tüm taşları kendi haznesine alır. Oynama sırası rakip oyuncuya geçer

Kural 3: Oyuncu taşları kendi kuyularına dağıtırken elindeki son taş kendi boş kuyusuna denk gelirse hem bu kuyunun karşısındaki rakip kuyunun taşlarını hem de kendi kuyusundaki taşı alarak hazinesine koyar. Oynama sırası rakibe geçer.

Kural 4: Herhangi bir oyuncunun alanında taş kalmazsa oyun seti biter. Oyunda kendi bölgesindeki taşları ilk biten oyuncu rakibin kalan taşlarının sahibi de olur. Bu şekilde oyunun heyecanı hiç eksilmez.

Mangalada Puanlama

Mangala oyunu toplamda 5 set olarak oynanmaktadır.
Seti kazanan oyuncu 1 Puan alır. Kaybeden oyuncu puan alamaz. Berabere biten oyunlarda her iki oyuncuda yarım puan (0,5) alır.

Fes Hakkında Bilmedikleriniz

By Ayrıntı Blog → 10 Mart 2015 Salı
Koyu kırmızı renkli çuhadan (tüysüz, ince sık dokunmuş kumaş ) yapılan şapkaya benzer bir başlıktır. Genellikle tepesi kesik koni şeklinde veya silindir şeklinde yapılır. Ortasında yana veya arkaya doğru sarkan bir püskülü bulunur. Püskülsüz olan modelleri de bulunmaktadır. Daire şeklindeki üst kısmına tabla denir. Tablanın ortasında açılan bir deliğe 2-3 cm boru şeklinde ibik tutturulur ve ibik püskülü tutar. Biçimlerine göre zuhaf, aziziye, mecidiye gibi isimler verilmiştir.

İlk olarak fes benzeri bir başlığı Firigya kralı Midas’ın giydiği rivayet edilir. Daha sonraki zamanlarda Romalılarda, Rönesans çağında İtalyanlarda fes benzeri başlıklar görülmüştür.  Müslümanlar arasında ise ilk fesi giyenler ise Faslılar olmuştur. Türklere de fes Fas’tan gelmiştir ve Fas’ın Fes şehrine atıfta bulunarak fes denilmiştir.

Kapdan-ı Derya Koca Hüsrev Paşa bir Akdeniz seferinden dönüş yaparken kalyonda bulunan askerlerine fes giydirmiştir. Burada fesi görüp beğenen 2. Mahmud bir emir yayınlayarak bütün ordu mensuplarının fes giymesini zorunlu hale getirmiştir(1832). Bu büyük ihtiyaç karşısında Tunus’a 50.000 civarında fes siparişi verilmiştir.

Çok uzun zamandır hatta asırlardı sarık ve kavuk kullanan Osmanlı halkı bunu pek büyük yenilik olarak gördü. Övgü ile karşılayanlar kadar karşı çıkıp benimsemeyenlerde oldu. Hatta fes için kasideler ve medhiyeler söyleyen şairler bile çıktı.  Fesi giyebilecek veya giyemeyecek kişilerin belirlenmesi, nerelerde giyilebileceği gibi konuların tespit edilmesi ve bir kurala bağlanması için Fes Nazırlığı kuruldu. Bu nazırlığın başına da Katibzade Mustafa Efendi getirildi.  Tüm bunlar sonucunda Fes nizamnamesi çıkarılmıştır.

Tanzimat yayımlanmasıyla beraber askerler, memurlar ve hatta tüm erkekler fes giymeye başladı. Sarık ise ulama sınıfı ve tarikat mensuplarına has bir başlık olarak kaldı.  Eski ile yeni arasında kalan bazı esnaf guruplarında fesin üzerine sarık sarılarak giyildiği de görülmüştür. Bayanlar ise fesi çeşitli şekillerde süsleyerek kullandılar.

İlk olarak Tunus’a yaptırılarak alınan fesler daha sonraları Fransa ve Avusturya’dan getirtilmiştir. İstanbul’da haliç kenarında (Defterdarda) bir fes fabrikası (feshane) kurulmuştur.
Cumhuriyet döneminde 1925’te çıkarılan şapka kanunuyla şapka giyilmesi zorunlu hale getirildi ve diğer bütün başlıklarla beraber fes yasaklandı.


Günümüzde fes kullanımı tamamen bitmiştir ve fesler halk oyunları ve turistlere satılmak amacıyla yapılmaktadır. Günümüz fesleri yapı olarak aynı ama kullanılan malzemeler açısından farklılık göstermektedir.

Ahilik Teşkilatı

By Ayrıntı Blog → 26 Şubat 2015 Perşembe
ahilik
Selçuklu döneminde başlayıp ve Osmanlı döneminde de devam eden Anadolu'da kurulmuş bir teşkilattır. Bu teşkilatın temel kaideleri yiğitlik ve cömertlik başta olmak üzere öğülmeye değer vasıfları bulunan gençler üzerine kurulmuştu. Sırf bu yüzden bu teşkilatlara fütüvvet de denilmiştir. Fütüvvet kelimesinin aslı Arapça feta (cömert yiğit) kelimesinden gelmektedir.

Ahi kelimesi ise Arapça kardeş-kardeşim demektir. Ahi gençlerinin teşkilat büyüklerine ve kendi aralarında birbirlerine ahi diye hitap etmelerinden dolayı teşkilatlarına da ahi teşkilatı denilmiştir.
Bu kelimenin Türkçedeki cömert manasındaki akı kelimesinden bozma şeklinde olduğu da diğer bir görüştür.

Ahiler İslamiyeti yeni kabul etmiş Türk topluluklarının; Anadoluya ısınıp kaynaşmalarını ve yerleşik yaşama uyum sağlamalarında önemli rol oynamışlardır. Eski inançları ile yeni inançlarının yanı sıra bölgedeki değişik kültürler arasında Türk Milletinin kendine has bir kültür sentezlemesinde öncü olmuşlardır. Ahiler aynı zamanda iç ve dış tehlikelere karşı halkı korumuşlardır. Ahi teşkilatları tarım dışı üretim dışında kendilerini esnaflaştırmışlardır. Bu teşkilat lonca, sendika, kooperatifler gibi sadece kendi mensuplarının menfaatlerini korumak için kurulmamıştı. Bir inanç, hoşgörü ve görev birliğiydi.

Selçuklu Devletinin yıkılmasıyla beraber oluşan devlet otoritesi boşluğunun doldurulmasında ve toplumun tamamen çökmesinin önlenmesinde ahilerin payı büyüktür.

Osmanlı devletinin kuruluş dönemlerinde en büyük kuvvet ve dayanaklarından biri de bu teşkilat olmuştur. İlk fetihlerin gönüllü elçileri ise çoğu zaman  alp erenler adı verilen kılıçlı ahilik kolu olmuştur. Osmanlı hükümdarları bu teşkilatın başı sayılmıştır. Ahilik çok kuvvetli bir teşkilatlanmaydı, öyle ki Anadoluda köylere kadar ulaşmıştı. Bir tarikat gibi görülse de tarikat değildir. Fakat kuruluş döneminde ve gelişim evrelerinde tarikatlardan çokça yararlanılmış ve örnek alınmıştır. Ahi Evran adlı kimlik; kişiliği ile efsaneye dönüşmüş bütün sanatların piri (ustası) ahiliğin şeyhi kabul edilirdi. Ahiliğin merkezi Ahi Evran Zaviyesi'nin bulunduğu Kırşehir'di. Önemli merkezlerden bir tanesi de Ankara idi.

Ahilerin kendilerine has kıyafetleri vardı. Bu kıyafetler başlarında beyaz külah, üstüne sarık, alt kısımda şalvar, bel için yün kuşak, ayağa mest, sırta hırka (aba) şeklindeydi.

Teşkilata giren yeni üyelere ahi babalar tarafından şalvar giydirilir, kuşak bağlanır ve tuzlu su içirilirdi. Bu yapılan işlemlerin hepsinin sembolik anlamları vardı. Çıraklık, kalfalık ve ustalık esnaflık gibi kurallara bağlanmıştır. Bu kişilerden herhangi biri ahilik töresine aykırı davranırsa veya müşteriyi aldatırsa ahi baba tarafından cezalandırılırdı.

Ceza dükkkan kapatmaya kadar gidebilir. Örnek olarak dükkan kapatma cezası alan esnafın dükkanı kilitlenir ve anahtar şeyhe teslim edilirdi. Dükkan sahibinin sağ ayakkabısı çıkartılır ve dükkanın damına atılırdı. Dilimizde değerini yitirmiş, değeri eksilmiş manasında kullanılan papucu dama atıldı sözü de buradan gelmiştir.

Fatih döneminden sonra ahilik önemini yitirmeye başladı ve 17. yüzyıldan sonra bozulma hızlandı. Cumhuriyetten sonra 30 Kasım 1925 tarihinde çıkarılan kanunla kapatılmıştır.

Dünyanın Yedi Harikası Nelerdir

By Ayrıntı Blog → 20 Şubat 2015 Cuma
ewzduznz dğeş tuışmuin
Dünyanın yedi harikası eski çağlarda yapılmış ve o dönemlerde muhteşem sayılan mimari eserler ve heykeller  için kullanılmıştır. M.Ö 100 yıllarında Yunan Tarihçisi Antipater, devrin harikalarını 7 adet olarak tespit etmiş ve o zamandan bu yana bu eserler dünyanın yedi harikası olarak anılmaktadırlar.

Dünyanın Yedi Harikası

1- Mısırdaki Pramitler (Ehramlar) : Mısırda Nil vadisinde bulunan 3 büyük pramittir. M.Ö 2650-2500 yılları arasında yapılmışlardır. Günümüzü kadar varlıklarını devam ettiren tek eserdir.

2- Babil'in Asma Bahçeleri: Fırat kıyısında Babil hükümdarı Buhtunnasır tarafından yaptırılan asma bahçeleridir. Üst üste yedi kattır. Her bir kat 25 metre yüksekliğindeki kemerler üzerine oturtulmuştur. Bu gün bu bahçelerden eser kalmamıştır.

3- Mausolus'un Mezarı: Karya kralı Mausolus'a yapılmış mezardır. Bodrum'da idi. Kralın ölümünden sonra karısı Artemis tarafından yaptırılmıştı. Anıt 42 metre yüksekliğindeydi ve dikdörtgen şeklindeki bir kaide üzernde büyük bir çatıdan ibaretti. Çatının tepesinde dört atlı araba, kral ve kraliçeyi temsil eden heykeller vardı. Bu eserde günümüze ulaşamamıştır.

4- Artemiş Tapınağı: Efes de yapılan tapınağın inşasının 120 yıl sürdüğü rivayet edilir. Bu gün bazı kalıntıları bulunan tapınak Yunan Tanrıçası Artemis adına yapılmış, M.Ö. 430-550 yıllarında inşası tamamlanmıştır.

5- Rodos Heykeli: Rodos limanı girişinde, tahminen 30-35 metre yüksekliğinde olan ve M.Ö. 280 yıllarında yapılmış tunç heykeldir. Rivayetlere göre gemiler limana girerken bacaklarının arasından geçerlermiş. M.Ö önece 200 yılları civarında büyük bir depremle yıkılmıştır.

6- İskenderiye Feneri: Mısırın İskenderiye limanında küçük bir ada üzerine 140 metre civarında kurulmuş olan bir kuledir. Kulenin tepesinde sabaha kadar ateş yakılırdı. Fener M.S 1300 lerde bir deprem sonucu yıkılmıştır.

7- Zeus Heykeli: Milattan önce 450 yıllarında antik olimpiyat oyunları için inşa edilmiştir. 13 metre yüksekli- ğe sahip olan heykel, fil dişi ve metal parçalardan oluşmuş ve Yunanistan’ın Olympia bölgesindeki Partenon Tapınağı’nın içerisinde yapılmıştır. Heykelden günümüze kalan bazı parçalar, Fransa’da Louvre Müzesi’nde sergilenmektedir.

Görüldüğü gibi dünyanın yedi harikasından günümüze ulaşan tek eser Mısır Pramitleridir. Son yıllarda internet üzeriden dünya çapında kullanıcıların oyları ile dünya harikaları belirlense de en bilinen ve dünyanın harikaları olarak kabul edilenler yukarıda sayılanlardır.

Aşık Oyunu

By Ayrıntı Blog → 8 Şubat 2015 Pazar

aşık oyunuBu yazımda yine kültürümüzün bir parçası aşık oyunu ve aşık kemiği hakkında bilgiler vermeye çalışacağım. Şehir hayatında unutulmaya yüz tutmuş bu oyun hakkında bildiklerimi aktarmaya çalışacağım.

Bu oyun aşık kemiği adı verilen insanlarda da bulunan bir kemik ile oynanmaktadır. Oyun için koyun veya keçi gibi küçük baş hayvanların arka ayaklarında bulunan aşık kemiği kullanılır. 
Aşık oyunu Türklerin tarihi oyunlarından biridir. Eski çağlardan beri Türklerin yaşadığı tüm coğrafi bölgelerde izlerine rastlanmaktadır. Oyun Türk kültürü ile o kadar iç içedir ki "aşık atmak" şeklinde Türkçe bir deyim vardır. 

Bu deyimi örnekleyecek olursak: "Araba kullanma konusunda benimle aşık atamazsın söylemiştim sana." Aşık atmak deyimi cümlemizde bu konuda benimle boy ölçüşemezsin, ben bu konuda daha hünerliyim manasındadır. Görüldüğü gibi aşık oyunu günümüzde şehir hayatında her ne kadar oynanmasa da kültürümüzün bir parçası olarak deyimlerimize kadar girmiştir.

Aşık oyunu oynama şekli bölge ve yörelere göre değişiklik göstermekle beraber temel mantık aynıdır. Aşık kemiğinin 4 farklı yüzeyi kazak, cuk, tok ve allı gibi isimlerle adlandırılır. Oyun temelde günümüz çocuklarının oynadığı bilye (misket) oyunlarının atası niteliğindedir. Her oyuncunun belirli sayılarda aşık kemiği vardır ve bu kemikleri diğer oyuncudan almak için mücadele ederler. Enek ismi verilen ana bir aşık kemiği bazen kenarları düzeltilip içine kurşun konularak vurucu kemik olarak kullanılır.

Aşık Oyunu nasıl oynanır?  

Yazının başında da bahsettiğim üzere oyunun oynanışı yörelere göre farklılık göstermektedir. Bu farklı oynama şekillerinden bir kaç tanesini aşağıdaki gibidir.

1- Çizilmiş bir daire içerisine her oyuncu eşit miktarda aşık dizer. Oyuncular sıra ile daire içerisindeki aşıkları vurarak dışarı çıkarmaya çalışırlar. Atışlar daireye belirli bir uzaklıktan çizilmiş bir çizgi arkasından yapılır. Atışlarda kullanılan aşık enek adı verilen aşıktır. Oyuncu aşığı vurarak daireden dışarı çıkartmışsa artık o aşığın sahibidir. Ve atış sırası hala o oyuncudadır. Vuruş yapılamamış ve dışarı çıkarılamamış ise sıra diğer oyuncuya geçer. Oyuncular çizgi gerisinden yapılan atışlar sonrası tekrar çizgi gerisine gitmek zorunda değildir ve aşıklarının son bulunduğu yerden atış yaparlar. Oyun daire içindeki aşıklar bitene kadar devam eder.

2- Birinci anlatımdaki oyun kuralların hepsi geçerlidir. Bu çeşitte daire yerine çizilmiş bir çizgi vardır ve bu çizgiye tek sıra dizilmiş aşıklar konur. Aşıkların sol baştan 1. olanı vurarak çizgiden çıkaran tüm aşıkları alır. Eğer baştakini vuramamış ve diğerlerinden birini vurarak çıkarmışsa çıkardığı aşığı alır.

3. Bu aşık oyunu diğer iki oyun türünden farklıdır. Kenarları düzleştirilmiş ve içine kurşun konulmuş dikdörtgen şeklindeki aşık döndürülerek havaya atılır ve dik durdurulmaya çalışılır dik getiren bir aşık alır veya puan kazanır. Kibrit kutusuyla oynanan oyuna benzer şekilde oynanır.

Resimlerini kendimin çektiği aşağıdaki aşık resimlerini inceleyebilirsiniz. Resimlerin üzerine tıklayarak büyük boy olarak izleyebilirsiniz.

aşık kemiğiaşık kemiği         aşık kemiği
Aşık kemiği ile oynana bu oyun hakkıda birazda tarihi bilgiler vermek istiyorum. Bu oyunun esasında çok eskiden beri oynandığı yönünde bilgiler mevcuttur. Hatta Eski Yunanda talih oyunlarında zar olarak kullanılmıştır. Ayrınca Orta Asya Türkleri arasında da oynandığı bilinmektedir. Aşık kemiğinin şamanlıkla da ilgisi vardır.

Aşık oyunu çoğunlukla koyun kemiği ile oynanır. Ama başka küçük hayvanların aşıklarının kullanıldığı da görülmüştür. Bu hayvanlar kedi ve köpek olabilmektedir. Ayrıca bazı yörelerde kedi ve köpek aşığı ile oyun oynanmaz özellikle kedi aşıkları ile nazarlık olarak kullanılmıştır.

Seksenlerden Günümüze Çocukluk ve Oyunlar

By Ayrıntı Blog → 31 Ocak 2015 Cumartesi
seksenlerden günümüze çocukluk ve oyunlar
80'li yıllarda doğan nesil kültürümüz ve teknoloji arasında yetişen bir nesil. Çocukluk dönemi 80'li yıllar olan biri olarak şunları söyleyebilirim ki akşam 9 - 10'a kadar dışarıda oyunlar oynardık. Sosyalleşme, sosyal medyadan ibaret değildi. Kendi mahallemiz ve arkadaş çevremiz dışında başka mahalledeki çocuklarla oyunlar oynardık. Hatta mahalle maçı diye bir kavram vardı. Bu yüzdendir ki yaşıtım olan birçok kişiyi halen tanrım.

O yıllarda birçoğumuzun evinde televizyon dahi yoktu. Olanlarınki de siyah beyaz ve tek kanaldan ibaretti (TRT 1). Oyunlarda kültürümüzün bir parçasıydı. Babadan oğluna, anneden kızına hatta dede ve ninelerden torunlarına aktarılmaktaydı. Eski araba tekerleklerini kesip yuvarlamak, çelik çomak, eşek çöktü (uzun eşek), kör ebe, saklanbaç, yağlı kayış, horoz vs... Bunların dışında o dönem çocuklarının hepsi birer mucitti. Çünkü kendi oyuncağınızı kendiniz yapmak zorundaydınız. Kullanılan maddeler kimi zaman bir tahta parçası kimi zaman da çamur gibi atık maddeler olmaktaydı.

1990 ve 2000'li yıllarda teknoloji insanlık tarihinin teknoloji ve bilişim alanındaki en büyük sıçraması oldu. Özellikle 2000 yıllarında doğan çocuklar bilgisayar, tablet ve akıllı telefonlarla çocukluklarında tanıştı. Bu durum çocukların oyun anlayışında değişiklikleri beraberinde getirdi.

Günümüz oyun anlayışı fiziksel ortamdan yoksun, sosyalleşme imkanları kısıtlı, hareketten yoksun bilişim oyunlarından ibaret bir hal aldı. Anne ve babalar güvenlik kaygıları gibi birçok nedenden ötürü çocuklarını dışarıya göndermez oldu. Fiziksel gelişimin en hızlı olduğu dönemlerden biri olan bu dönemde oynaması, koşması, atlayıp, zıplaması gereken çocuk, bilgisayar başında bilgisayara bağımlı bir oyun oynama anlayışıyla karşı karşıya kaldı.

Çocuk yaşta hareketsiz yaşama alışan birey içinde bulunduğu gelişim çağının fiziksel ve sosyolojik gelişim görevlerini tam anlamı ile tamamlayamamaktadır. Küçüklükten gelen alışkanlıklarını ileri yaşlarda da devam ettirmesiyle birlikte çağımızın hastalıkları olan obezite, kalp damar rahatsızlıkları gibi hastalıklara da davetiye çıkarmış olmaktadır.

Şahsım adına 80'li yıllarda doğan biri olarak kendimi şanslı görüyorum. Teknolojiye hızlı bir geçiş yapan bir nesil olarak eski ve yeniyi bir arada yaşama fırsatı bulan tek nesiliz. Bizden sonra gelen her nesilde kültürümüzden gelen oyunlar biraz daha unutulur hale gelmektedir.


Baybars Kimdir

By Ayrıntı Blog → 23 Ocak 2015 Cuma
Baybars (Melikü'z Zahir Sultan Seyfüddin 1223 - 1277) Mısır Suriye Türk Memlük imparatorlarının dördüncüsü ve en büyüğüdür. Türklerin Kıpçak boyundandır. Kıpçak'tan (Bugün ki Ukrayna) Mısır'a gelip (Bazı kaynaklar bu gelişi köle olarak gelmiştir şeklinde vermektedir) Eyyubi sultanın hassa ordusuna katıldı. 1249 Mansure meydan muharebesinde Haçlı ordusunun yenilmesinde ve Fransa kralı IX. Saint Lous'in esir edilmesinde büyük hizmetleri görüldü. Eyyubi hanedanı yerine Memlukler'in iktidara gelmesinde de birinci derecede pay sahibidir. Ayn Calüt zaferinde Türk ordusunun öncü tümeninin kumandanlığını yaptı ve Mısır'ın Moğol istilasından korunmasında hizmetlerde bulundu. Bu zaferlerden yaklaşık 2 ay sonra tahta çıktı.

Moğollar Bağdad'ı alıp Abbasi halifelerine son vermişlerdi. Dünyanın birinci İslam devletinin başına geçen Baybars, 1261'de Kahire'de bir Abbasi prensini halife ilan edip 1516ya kadar sürecek olan Kahire Abbasi Halifeliğini kurdu. 1261de Kilikya'ya ordu göndererek Ermeni kralını esir etti. 1268'de yeniden sefere çıktı. Antakya Haçlı prensliğine son verdi. Haçlıları geniş ölçüde Doğu Akdeniz'den temizlediği gibi Mogollar'la da başarılı savaşlar yaptı (İlhanlılarla).

1277'de Türkiye Selçuklularını İlhanlılardan kurtarmak için Kayseri'ye geldi. 54 yaşında yaşamını yitirdi ve Şam'a gömüldü. Ortaçağ Türk ve İslam Hükümdarlarının en büyüklerinden kabul edilir. Askeri dehası bir yana devlet yönetim ve teşkilatında da büyük işler yapmış bir liderdir.


Cengiz Han Kimdir

By Ayrıntı Blog → 15 Ocak 2015 Perşembe
cengiz han imparatorluğu
Büyük Hükümdar Cengiz Han. Filmlere, belgesellere konu olmuş, hakkında birçok araştırma yapılmış, dünya siyasi tarihine yön vermiş bir hükümdardır. Bugün ben Cengiz Han Türk müdür? Cengiz Han Türk sayılabilir mi? Gibi soruların cevaplarını tarihi temelleri ile ele almak istiyorum. Burada gelebilecek eleştirile yönelik şunu söyleyebilirim amacım herhangi bir yargıya varmak değil. Okur olarak Cengiz Han kimdir, Türk mü Moğol mudur tanıyarak bu konuda fikir sahibi olmanızı sağlamaktır.

Moğolistan'da Onon ırmağı kıyısında Dülün-Boldak kasabasında dünyaya geldiği belirtilen Cengiz Hanın babasının adı ise Yesügey-Bahadır'dır. Asıl adı ise Timuçin'dir ve Moğolc Temücin diye söylenmektedir. İmparator olduktan sonra ise Cengiz adını almıştır. Çinggis diye söylenen bu kelime Türkçe Dengiz-Deniz den geldiği varsayılmaktadır (Cengiz Han ismini almasının sebebi olarak Eski Türklerde geçerli bir hükümdarlık adı olduğu için aldığı yorumları yapılır).

Cengiz'in son Göktürk hakanlarının 25. kuşak torunlarından olduğu söylenmektedir. Mensubu olduğu Kıyat ailesininde eski Türk ailelerinden olduğu bilinmektedir. Cengiz Han Türkçe biliyordu fakat ailesi birkaç kuşaktır Moğol olarak yaşadığından ve Şaman dinine girdiğinden Moğolca konuşuyorlardı.

Cengiz Han fetihlerini büyük ölçüde Türk birlikleri kullanarak yapmıştır. Kumandanları arasında pek çok Türk savaşçı bulunmuştur. Ancak bütün bunlar Cengiz'i Türk kabul etmemize yetmemektedir. Ayrıca kendini Türk'te olarak hissetmemiş ancak geçmişte bir Moğol imparatorluğu olmadığı için kendisini Eski Türk hakanlarının yerine koymuştur. Türk devletlerini yenerek ve Doğu İslâm dünyasını alt üst ederek imparatorluğunu oluşturmuştur.

Cengiz Han torunlarının Türk oldukları su götürmez bir gerçektir. Onlar zamanla Moğılcayı, Şaman dinini bırakmış müslüman olmuşlar ve Türkçe konuşarak Türk kültürünü benimsemişlerdir. Timuçin'in babası Moğolların oldukça tanınmış boy ve ailenindendir. Genç yaşlarında öldürünce Timuçin kardeşleri ile annelerin himayesinde kaldı. Yoksul düşmüş çocukluk ve gençlik yılları pekçetin geçmişti. Hayat şartlarının ağır hatta merhametsiz, toprağın kısır, ekonominin hayvancılığa ve avcılar dayalı olduğu. şehirlerin bulunmadığı ve okuma yazmanın geçerli olmadığı Moğolistan'da derebeylik ve oymak teşkilat dışında bir devlet ve sosyal yapıda yoktu.

Ancak Moğollar asırlardan beri Türklerin yanında bulunarak çok cesur korkusuz savaşçılar olmuşlardı. Timuçin soylu olduğuna inanıyor ve büyük büyük bir aileden geldiğini asla unutmuyordu. En kötü şartlarda bile gururunu muhafaza ediliyordu. Ülkede Kuzey Çin'den hakimiyetinden başka bir tesir yoktu. Timuçin Çin beylerine hediyeler göndererek, Moğol ve Türk kabilelerini etrafında toplayarak çevresini rahatsız edebilecek bir güce ulaştı.

1203'te Doğu Moğolistan'da bütün boylar tarafından Han olarak tanındı. 1206 da Nayamanlar'ı yenip güneye sürdü. Batı Moğolistan'ı ele geçirdi. Bunun üzerine Cengiz adıyla kendisini hakan ilan etti.

Devletine Cengiz Yasası denen kurallarla düzen verdi. Her biri 10 000 askerden oluşan tumanlar (Tümen) oluşturdu. Çok ağır cezalarla ordusunu disipline etti ve görülmemiş ceza ve yaptırımlar uyguladı. Eski Türk hakanları gibi Kuzey Çin'i fethetmeye karar verdi. 1211'de Çin'e girdi 1215'te Pekin'i alarak dünyanın en büyük taht şehirlerinden birine sahip oldu. Adı ve acımasızlığı bütün dünyada duyuldu. 1209'da Uygur Türkleri ve 1221'de Karluk Türkleri Cengiz'e tabi oldular. 1216'da Naymak Türk hakanı Küçlük (Güçlük) hanı yenerek onun ülkelerini de fethederek Hazar Denizi kuzeyine kadar ulaştı.

Cengiz Han daha sonra 4 oğlu ile beraber 200 000 kişilik bir ordu ile Doğu Türk hakanları olan Harzem-Şahlar ile savaştı. Semerkant'ı alarak bütün Türkistanı ele geçirip, İran'a girdi. Türk şehirlerinde büyük kıyım yapıldı. Cengiz istilası önce İslam sonra Hıristiyan dünyasında tarihin nadir paniklerinden birini meydana getirdi. Son Çin seferinden sonra 1227 yıllının Ağustos ayında Kansu şehrinde öldü. Moğolistan'a götürülüp eski Türk-Moğol geleneklerince gömüldü ve mezarı gizli tutulmuştur.

Ülke sınırları çok büyük bir imparatorluk oluşturan Cengiz dünya çapında tanınan bir imparator olarak dünya tarihine geçti.

Cengiz Han'ın imparatorluğu 4 büyük imparatorluğa ayrıldı. Cengiz Han oğullarından büyük oğlu Coçı babasından 6 ay önce ölmüştü ve payı ile Altınordu Doğu Avrupa Türk devleti kuruldu. 2. Oğlu Çağtay Han Türkmenistan da Çağtay Türk Hanlığını kurdu. 3. Oğlu Ogeday babasının yerine devletin yerine geçti ve büyük hakan oldu. 4. oğlu Tulı' hakan ise Çin'deki Yuen ve yakın doğudaki (İran ve çevresi) İlhanlı Türk Hakanlıklarının atası konumundadır.

Görüldüğü gibi Cengiz Han'ın torunları Çin dalı hariç tamamen Türkleşmişlerdir. O dönemde Moğol nüfusu çok fazla değildi. Kuvvetli bir Moğol kültüründen de söz edilemez. Dolaysıyla Türk kültürü içinde İslamı kabul etmişler ve kaynaşmışlardı demek mümkündür.

Dede Korkut Hikayeleri Nedir?

By Ayrıntı Blog → 11 Ocak 2015 Pazar
     
dede korkut
          Türk dil ve edebiyatının şaheserlerinden anonim, destanî halk hikayelerinden oluşmaktadır. 15. yüzyılın sonu ile 16. yüzyılın başlarında adı ve kimliği belli olmayan muhtemelen meraklı biri tarafından yazıya aktarılmış ve kayıt altına alınmıştır.

                 Kitabın orijinal ismi "Kitab-ı Dede Korkut Ala Lisan-ı Taife-i Oğuzan" (Oğuzların Dili İle Dede Korkut Kitabı)'dır. Kitapta 1 ön söz ile 12 hikaye bulunmaktadır. Bu hikayelerde yer yer masal ve destan unsurları görülmektedir. Dil olarak nazım ve nesir karışıktır. Hikayelerin, büyük Türk destanlarının hikayeleşmiş bir parçası olma ihtimali kuvvetlidir. Günümüze yakın zamanlarda yazıya geçirildiği için masal ve destan unsurları olağanüstü ve tabiat dışı varlıklar ve olaylar kaybolmaya yüz tutmuş, destan hikaye geçmiştir. Yani akla tabiatı ve gerçeğe daha uygun hale gelmiştir ancak destan özellikleri de büsbütün kaybolmamıştır.

                Hikayelerin yazarı belli değildir, daha doğrusu yazarı yoktur. Anonim yani halk türküleri, masallar, atasözleri, maniler gibi bütün millete ait bir eserdir. Bu eserin bir kişiye ait olduğu söylemek yanlış olacaktır.

                Dede Korkut ön sözde kişiliğinden bahsedilen 12 hikayenin sonunda ortaya çıkıp dua ve temenniler ile hikayeyi bağlayan yaşlı bir destan hikaye kahramandır. Bu hikayeleri anlatan bu destanın yazan kişi gibi görünür fakat yazar veya şair olarak bu isimde gerçek bir şahıs bulunmamaktadır. Zaten ön sözle anlatılan hikayeler de görülen kişiliği ile dede korkut efsanevi bir kişidir. Oğuzların bayat boyundandır. Hz. Muhammed (SAV) zamanında yakın bir zamanda doğduğu ve masalları destanları da görülebilecek şekilde çok uzun yaşamış gösterilen bilge bir kişi olduğu söylenebilir.

                 Karakter olarak Dede Korkut Oğuzların akıl hocası, gayipten yani gelecekten ve görünmez şeylerden haber verir. Allah'tan gönül ve ilham gelir ve ne derse o olur. Keramet sahibidir ve ozanların başıdır. Yeni doğan çocuklara isim koyar büyüklere öğüt verir. İslamiyet öncesi şamanlarla İslamiyet sonra evliyalara benzetilebilecek bir din büyüğüdür. Dede Korkut hikayeleri Doğu Anadolu ve Azerbeycan'da yaşayan Türklerin Müslüman Oğuz boylarının yaşayışlarını törelerini ve adet ve geleneklerini iç mücadeleleri ve özellikle komşuları olan Hıristiyan Kafkas kavimlere ve Trabzon Rumlarına karşı giriştikleri savaşlar ve mücadelelerden bahsedilir. Çok bilinen Tepegöz ve Deli Dumrul hikayesinin de olduğu gibi bazen de tabiat üstü güçlere karşı mücadele ederler.

                Çok temiz güzel ve zengin bir Türkçesi bulunmaktadır. Anlatım açık yalın durudur. Doğrudan doğruya şiir olan kısımları bulunduğu gibi nesir kısımları da şiir gibi ahenkli ve akıcıdır. Son derece hareketli ve muhteşem bir dili ve anlatımı bulunmaktadır. Bu özellikleri ile Türkçe'nin şaheserlerinden sayılmaktadır. Hikayelerde kahramanlık en büyük meziyet ve fazilet olarak işlenir. Aileye, çoğalmaya. çocuğa ve çocuk terbiyesine, kadına büyük değer verilir ve saygı duyulur. Bütün hikayelere samimi bir dindarlık havası hakimdir kahramanlar Allah ve peygamber sevgisi için mücadele ederler. Doğruluk, adalet, güzellik yüceltilen ve özendirilen değerlerin başında gelir. Misafirperverlik ve cömertlik herkesin ortak özelliği olarak öne çıkar. At, ağaç, su, yeşillik ve bütünüyle tabiat çok sevilmektedir. Türkiye Türklerin ataları olan Oğuz Boylarının her türlü adalet ve üstün vasıflarını, geleneklerini, meziyet ve erdemlerini çok canlı bir şekilde bu hikâyelerde görmemize olanak sağlayan yazılı bir belge niteliğindedir.

              Bugünkü yazı ve günümüz dilimizde uyarlanmış şekli ile de basımları bulunamaktadır. Bu kitabın bütün Türk çocuklarının seve seve okuyabileceği kitap olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Cengiz Aytmatov Kimdir?

By Ayrıntı Blog → 16 Aralık 2014 Salı
cengiz aytmatov
Cengiz Aytmatov 1928 yılında Kırgızistan başkenti Bişkek'te yer alan Talas bölgesinin şeker Köyünde dünyaya gelmiştir. Baba adı Törekul Aytmatov ve annesi ise Nagima Hamzayevna Aytmatov dur. Kırgız Türklerinin çağdaş yazarları arasında en tanınmışlarındandır. Babası memur olan Aytmatov, Baytarlık ve tarım eğitimi görmüştür. Ayrıca Cengiz Aytmatov Moskova Üniversitesi Edebiyat Fakültesini bitirmiştir. Yetiştiği ve yaşadığı dönem itibarı ile Particilik faaliyetlerine katılıp sadık bir komünist intibası verebildiği için gelişme ve yükselme imkanı buldu. 1957'de Sovyet Yazarlar Birliği üyesi oldu ve 1963 yılında Lenin ödülünü almıştır.

Eserlerinde genellikle Kırgız Türk köylü yaşamını işer. Halk inanışları, Kırgızların meşhur Manas Destanı, eserlerin canlı ve orijinal kılan ilham kaynaklarıdır. Eserlerini Rusça ve Kırgız Türkçesi ile yazar. Duygulu, içten, halkını ve yurdunu çok seven bir yazardır. Türkiye Türkçesine çevirilen eserleri Sovyet rejiminin ve komünist ideolojinin zorladığı unsurlar haricinde, esas bakımından yeryüzündeki Türk topluluklarının kültür, inanç ve gelenek birliğini gösterir bir belge niteliğindedir. Bazı eserlerinde ise mahkum bir milletin çocuğu, aydın olmanın gizli ezikliği, sembolik unsurlarla dolaylı olarak ifade etmiştir. 

Cengiz Aytmatov 9 Haziran 2008 tarihinde ebediyete intikal etmiştir. Yazarın Dilimize çevrilen yazılarından bazıları şunlardır: Zorlu Geçit, Yüzyüze, Cemile, İlk Öğretmenim, Dağlar ve Steplerden Masallar, Elveda Gülsarı, Beyaz Gemi ve en çok bilinenleri ise Selvi Boylum Al Yazmalım, Fuji-Yama, Gün Olur Asra Bedel, Dişi kurdun Rüyaları, Toprak Ana, Cengiz Han'a Küsen Bulut, Beyaz Gemidir.

Mahatma Gandi Kimdir?

By Ayrıntı Blog →
mahatma gandi
Mahatma Gandi (Gandhi) Hindistanlı politikacı, fikir adamı ve Hindistan'ın dini ve milli lideridir. Birçok kişi tarafından lakabı olan "Mahatma" yani büyük ruh ile bilinir. Zengin, nüfuzlu, dindar ve asil bir ailenin çocuğu idi. Ahmedabat Üniversitesi'nde öğrenim gördü. Hukuk tahsilini ise Londra Üniversitesi'nde yaptı. Bombay da avukatlığa başladı ve güney Afrika'ya gitti. 1893 ten 1914 de kadar burada yaşadı.

İngiliz sömürgesinde Hindistanlı göçmenlere, Brahman (Hindu) olsun Müslüman olsun yapılan kötü muameleden ve beyaz olmayan ırkların geri, aşağılık ırklar sayılmasından çok etkilendi. Hindu ve Müslüman göçmenlerin davaları ile ilgilendi. Duruşmaları artık politik bir hale bürünmeye başladı ve tutuklanarak işkence gördü. 1914'te Hindistan'a döndü ve 1918 de savaş bitinceye kadar İngilizlerin rahatsız etmemeye dikkat etti. Fakat savaşta çok Hindistanlı kanı dökülmesine rağmen İngiltere'nin Hindistandaki sömürge politikasını değişmediğini görünce hele ki Pencap da Amriçar katliamından sonra Hindistan'ın haklarını dini fark gözetmeksizin korumaya çalıştı. Bütün Hindistanlıların pasif fakat kesin boykot ve karşı koymaya çağırdı. Kan dökmekten şiddet hareketlerinden kaçınılmasını ve sağ duyulu davranılmasını tavsiye etti. Birçok defa tutuklanıp hapsedildi. Asla Avrupa kostümü giymemesi, çıplak ayakla sandalla dolaşması bütün hayatı boyunca çok az bir nebati besin alması, şahsı için bir makam kabul etmemesi, maddi menfaatler ile en küçük ilgisinin bulunmaması kendisini adeta evliya ve aziz mertebesine çıkardı.

Büyük Hindistan'ın yüksek lideri kabul edildi ve hangi yolu işaret ettiyse kabul gördü. Müslüman olanları Hindistan milletinin bir parçası olarak kabul ettiği halde Müslümanlar tarafından çok kabul görmedi ve aynı başarıyı kazanamadı. Müslümanlar kendi teşkilatlarını kurarak kendilerini ayırdılar. 1942 den  1944 kadar yeniden hapse atıldı. İngiltere savaştan sonra Hindistan ve Pakistan'a bir gün arayla özgürlük verdi. Mahatma Gandi bu iki devletin ayrılması politikasına karşıydı ve ayrılmaması için elinden geleni yaptıysa da başarılı olamadı.

Bir dini törende sırasında, mutaassıp bir Brahman tarafından bıçaklanarak öldürüldü. Hiçbir devlet görevinde bulunmamıştır. Pek çok yazısına rağmen mühim bir eser bırakmamakla beraber Hindistan tarihinin en büyük liderlerinden biri oldu. Ama hiçbir partiye girmedi. Brahman değil Ceyni dininden olmasına rağmen bütün Hindistan tarafından benimsendi. Ülkenin İngilizlerden önceki hakimi bulunan Müslümanlar bile karşısında bulunmamaya dikkat ettiler. Zeki, nefis isteklerini tamamen kıran, yüksek kültürlü, Asya insanın psikolojisi kadar Avrupa insanın psikolojisini de derinliğine de nüfuz edebilmiştir. Hindistan'ın sömürge olmaktan kurtarmayı ve Asyalı, Avrupalı esmer ırkları beyaz ırkla eşit kabul etmeyi hayatın hedefi olarak seçmiş, son derece gerçekçi attığı her adımı neticesini hesaplayan bir liderdi. Mahatma Gandi Şahsına münhasır denen karakterlerin en tipik örneğidir.

Ertuğrul Gazi Kimdir?

By Ayrıntı Blog → 15 Aralık 2014 Pazartesi
osmalı beyliği
Ertuğrul Gazi'nin Ahlat da 1191 tarihinde doğduğu rivayet edilir ve ölüm tarihi kesin olarak 1281'dir. İlk Osmanlı hükümdarı olarak kabul edilir (1231-1281 veya kurucusu). Uc beyi olarak hüküm sürmüştür. Hükümdarlık süresi olarak Osmanlı hükümdarları arasında en uzun olanlardandır. Babası Gündüz Alp'tir. Ertuğrul Gazinin annesinin adı Hayme Ana (Haymana) olarak rivayet edilmektedir ve Domaniç'e bağlı Çarşamba köyündeki türbede gömülüdür (ancak bu hatunun Ertuğrul Gazinin değil, Osman Gazinin annesi olduğu da rivayet edilmektedir). Gündüz Alp başında bulunduğu Kayı Aşiretinin bir kısmıyla Ahlat'tan hareket etmiş ve yolda ölmüştü. Yerine oğlu Ertuğrul Bey geçerek, kendisini Yassıçemen meydan muharebesinde Türkiye Selçuklu Sultanı Büyük Alaeddin Keykubad'a beğendirmiştir. 

Ertuğrul Gazinin ailesinin bir kısmı Ahlat'ta kamış hepsi göçmemiştir. Selçuklu Sultanı, Kayı beyine, Bizans Uc'unda yaklaşık 1000 km kare kadar büyüklükte olduğu tahmin edilebilecek bir toprağın beyliğini, Bizans karşı sınırı savunması ve ileriye götürmesi göreviyle vermiştir. Ertuğrul Bey, Kayı boyunun Karakeçili aşiretinin başında, bu günkü Kütahya-Bursa-Bilecik illerinin sınırlarının birleştiği yöredeki toprağı da Yurt Tutmuştur. Sonra Söğüt kasabasını fethederek kendine merkez yapmıştır. Ölümünde Bizans'tan yaptığı fetihlerle topraklarını 4800 km kareye kadar büyütüp oğlu Osman Gazi'ye bırakmıştır.

Osmanlı devletinin temellerini atan Ertuğrul Gazi, Selçukluların büyük uc beylerinden değildir. Selçuklu Türkiye'sinin Bizan sınırının kuzey kesminden sorumlu büyük uc beyleri olan Çobanoğulları'na tabi olmuştur (Güney kısmında Germiyanoğulları beyliği bulunmaktadır). Ancak oğlu Osman Gazi, 1300 yılların başında büyük uc beyi olup artık doğrudan doğruya Selçuklu sultanına bağlanmıştır.

 Ertuğrul Gazi'nin Söğüt'teki türbesi, milli ziyaret yerlerimizden biridir. Babasının Caber'deki türbesine de Türk Mezarı denilmiştir.

Bin Bir Gece Masalları Nedir?

By Ayrıntı Blog → 9 Aralık 2014 Salı
bin bir gece masalları
Dünya edebiyatının en ünlü, en güzel masal külliyatıdır. Arapça orijinal adı ise "Elf Leyle ve Leyle" yani "Binbir Gece" dir.  Bilinen bir yazarı bulunmamaktadır. Bir kısmı Hind, bir kısmı İran, bir kısmı Arap (Irak ve Mısır) menşeili masallar birbiri ardınca dizilmiş ve bin bir geceye bölünmüştür.

Masalları hükümdar Şehryar'a eşi Şehrazad anlatır ve kız kardeşi Dinarzad da masalları dinler. Bunların üçü de Fars (İranlı) adlarıdır . Masalar büyük bir külliyattır ve gruplara bölünür. Bazıları üslup, konu ve işleyiş bakımından sembolleşmiş kişileri ile dünya edebiyatının şah eserlerindendir.
Bazıları ise çok monoton şekilde uzayıp gider. Bizans ile yapılan şavaşları anlatanlar genlede bunlardandır. Kadın hileleri birçok masada esas motif  teşkilder ve yer yer çok açık ifadeler kullanılır; o kadar açıktır ki birçok baskıda bunlar çıkartılmıştır. Esprili bir hava hakimdir kaderci fakat hayatın maddi zevklerine düşkün bir felsefe görülür. Yer yer insan karakteri üzerine gerçekçi portreler çizer. Harunüreşid ve veziri Cafer Bermeki, 8. ve 9. asırdan kişiler olarak masalların büyük kısmında yer alırlar.

Masallar en çok Bağdat'ta geçer. Geriye kalan büyük bir kısmı ise Kahire'de geçer ve bunlardan başka Asya, Kuzey Afrika'nın hatta İtalya'nın birçok yerinde geçer. 14. asırda külliyat haline getirilmiştir ve birkaç külliyatının birleştirmesi şeklinde meydana gelmesi muhtemeldir. İlk defa uzun yıllar İstanbul'da bulunan ünlü Fransız diplomat Antoine Galland tarafından 1700'e doğru Fransızcaya çevrilmiş çok büyük rağbet görecek dünyanın bütün dillerinde tercüme edilip binlerce baskısı yapılmıştır. Binlerce şiire operaya, mûsikî parçasına ve filme konu olmuştur. Hatta birçoğumuzun bildiği Denizci Sinbad'ın yedi seyahati. Ali Baba ve Kırk Haramiler, Alaattin ve Sihirli Lambası gibi masallar en tanınmış ve güzelleri arasındadır.

Masalar içiçe anlatılmış biri bitmeden diğerine geçirmiştir. Birçoğunda olaylar başından geçmiş kişilerin ağzından nakledilir. Garip vakalar aynı tip olaylar, başından geçen kişiler birbiri ardınca sıralanır. Hikaye şeklinde olanlar masal onlara nispette daha azdır. Tabiat dışı unsurlar çok tabii şeylermiş gibi büyük bir akıcılık ve samimiyetle hikaye edilir. İnsan hayal gücünün ulaştığı zirve noktaları teşkil eder.